Bediüzzaman

Bediüzzaman Said Nursi

Olağanüstü zekâsı ve hafızasıyla genç yaşta temayüz etmiş, "Bediüzzaman" unvanıyla anılmıştır. Osmanlı'nın son yıllarından Cumhuriyet dönemine uzanan hayatında savaşlara katılmış, esaret görmüş, sürgünler yaşamış, fakat bütün bu zorluklar içinde Risale-i Nur Külliyatı'nı telif ederek Kur'an-ı Kerim'in sönmez ve sönürülemez bir nur olduğunu ispatlamıştır.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ ÇOCUKLUK VE GENÇLİK DEVRİ (1987-1907)

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Dünyaya Gelişi, Ailesi ve Nesebi

Bediüzzaman Said Nursî, miladî 1877 (rûmî 1293) tarihinde Bitlis’in Hizan Kazası’nın İsparit Nahiyesi’ne bağlı Nurs Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Sofi Mirza Efendi (ö. 1920), annesi Nûriye Hanım’dır (ö. 1913). Sofi Mirza çocuklarına helal lokma yedirme noktasında çok hassas bir insandı. Nûriye Hanım ise, “Said’e hamile iken abdestsiz yere basmadım” diyecek kadar sâliha bir hanım idi.

Bu aileden yedi çocuk dünyaya gelmiştir. İsimleri yaş sırasına göre şöyledir: Dürriye, Hanım, Abdullah, Said, Mehmed, Abdülmecid ve Mercan. Sofi Mirza Efendi, çocuklarının yetişmesi ve ilim tahsilini tamamlamaları için gayret etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Başta Bediüzzaman olmak üzere diğer kardeşleri de ciddi bir ilim tahsili yapmışlardır. Mesela bunlardan Hanım ismindeki ablası, Molla Said adında bir âlimle evlenmiş, 1913 senesinden sonra Şam’a yerleşmişlerdir. Beyi Molla Said Efendi’nin burada çok talebesi oldu. Talebelerine ders verirken takıldığı zor mes’eleleri perde arkasında oturan zevcesine sorardı. O da hiç duraklamadan o zor mes’eleyi çözüp cevabını verirdi. İşte bir âlime olan bu hanımefendi, 1944’te Mekke-i Mükerreme’de tavaf esnasında vefat etmiştir.

Yine bir âlim olan, ağabeyi Molla Abdullah, 1914 yılında Nurs’ta vefat etmiştir. Hem bir talebesi, hem bir âlim, mütercim ve muallim olan kardeşi Abdülmecid 1967’de Konya’da, diğer kardeşi Molla Mehmed 1951’de Nurs’ta âhiret âlemine göçmüşlerdir. Büyük ablası Dürriye Hanım, Birinci Dünya Savaşı’ndan evvel Nurs’ta vefat etmiştir. Kız kardeşi Mercan Hanım’ın vefat tarihi ve yeri tam tespit edilememiştir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin aslı, baba tarafından Hazret-i Hasan ve ana tarafından Hazret-i Hüseyin üzerinden Resûl-ü Ekrem (asm)’a dayanmakta olup Âl-i Beyt’in nûrânî silsilesine mensub bir seyyiddir.[1] Bilinen yakın ataları şu şekildedir: “Dedesinin ismi Ali, onun babası Hızır, onun babası Mirza Hâlid, onun da babası Mirza Reşan’dır.”[2] Annesi Nûriye Hanım ise Nurs’a üç saat uzaklıktaki Bilkan Köyü’nden Molla Tâhir’in kızıdır.



[1]. Bkz.  “Bediüzzaman Hazretleri’nin seyyidliği” başlığı, s. 729

[2]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s.38

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Dünyaya Gelişi, Ailesi ve Nesebi

Bediüzzaman Hazretlerini Önceden Haber Veren Büyük Zatlar

“Uzak yerden taşlar görünmez, dağlar görünür” kaidesince, eskiden beri büyük zatların kendilerinden sonra gelecek mühim şahsiyetlerden haber vermeleri tarihi bir vakıadır. Mesela Mevlâna Celaleddin-i Rûmî Hazretleri’nin İmam-ı Nakşibend’den ve Molla Ahmed-i Câmî’nin İmam-ı Rabbânî’den haber vermeleri bu nev’dendir.[1] Aynen bu misaller gibi, yaşadığı asırda dağlarvâri bir iman hizmeti ortaya koyan Bediüzzaman Hazretleri’nden ve onun kıymetli eserlerinden önceki veli zatlar haber vermişlerdir. Onun doğumundan ve Isparta’ya geleceğinden haber veren önceki asırda yaşamış önemli şahıslardan bazıları şunlardır:

Gavs-ı Hizan Sıbğatullah Arvâsî

Nakşî Tarikatı’nın büyüklerinden olan Seyyid Sıbğatullah Arvasî (ks) Hazretleri,[2] Said Nursî’nin doğumundan altı yedi sene evvel vefat etmişti. “Ara sıra Üstad Bediüzzaman’ın muhterem babası Sofi Mirza Efendi, yakınlarındaki Gayda Köyü’ne Seyyid Sıbğatullah Hazretleri’ni ziyarete giderdi. Bir defasında, büyük zatların bulunduğu bir mecliste Seyyid Sıbğatullah Hazretleri ayağa kalkarak, Sofi Mirza’ya meclisin başköşesinde yer göstermişti. Orada bulunan zatlar, bu Nurs’lu köylüye neden bu kadar alâka ve hürmet gösterdiğini Seyyid Sıbğatullah’tan sordukları zaman, “Bu Sofi Mirza ileride öyle bir zata baba olacak, bunun sulbünden öyle bir zat gelecek ki, o zata baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim. Gavs olmaktansa, o gelecek zata böyle bir baba olmayı tercih ederim!”[3] diyerek Bediüzzaman’ın geleceğine ve büyük mânevî makamına işaret etmiştir.

Beşkazalı Osman-ı Hâlidî Hazretleri

Üstad Hazretleri’ni haber veren zatlardan birisi de Isparta’nın meşhur evliyalarından Beşkazalı Osman-ı Hâlidî Hazretleridir. Bu mübarek zat, 1795 yılında o zamanki adı Beşkaza olan Muğla-Fethiye’de dünyaya gelmiş, 1877 yılında Isparta’da vefat etmiştir. Nakşî Tarikati’nde kâmil bir mürşid olan bu zat, Isparta’daki medresesinde pek çok hâfız yetiştirmiş, merkez ve civar köylerden pek çok müridleri olmuştur. Isparta’nın Sidre dağında inzivaya çekilir, kırk gün bir şey yemeden zikir ve ibadetle meşgul olurdu.

Vefatına yakın günlerde, hem evlatlarına, hem de yakınlarına, Bediüzzaman Hazretleri’nin doğum vaktine tam isabet eder bir tarihte şu şekilde haber vermiştir: “İmanı kurtaran bir müceddid çıkacak. O da bu sene doğmuştur.” Ayrıca ilave ederek, “Benim dört oğlumdan birisi o gelecek müceddid zatla görüşecek ve elini öpecektir” demiştir.

Bu haberin üzerinden yaklaşık 35 sene geçtikten sonra, 1911’de sünnet ve hâfızlık cemiyetlerinden birinde, Osman-ı Hâlidî’nin dört evladından sonuncusu olan Ahmed Efendi’ye sorarlar: “Siz hep müceddid, müceddid dersiniz! O müceddid kimdir ve nerededir? Bu soruya Ahmed Efendi: “Evet şimdi mevcuttur ve otuz beş yaşındadır” diye cevap vermiştir.

Isparta’nın Yenice mahallesinden Nuri Efendi, Ahmed Efendi’ye sorar: “Pederiniz, benim evladımdan birisi o müceddidle görüşecek ve elini öpecek” buyurmuşlar, bu nasıldır? Ahmed Efendi cevaben: “Evet merhum pederimin sözü çıktı. Ben onunla görüştüm.”[4] diyerek Üstad Bediüzzaman ile görüştüğünü beyan etmiştir.

Topal Şükrü Efendi

19. yy. sonlarında Isparta’da yaşayan Topal Şükrü Efendi, İstanbul’da medrese tahsilini tamamladıktan sonra Isparta’ya yerleşip medresesinde talebe yetiştirmekle meşgul olmuş ehl-i kalb velî bir insandı. Isparta’nın saff-ı evvel Nur Talebeleri’nden Süleyman Rüşdü Efendi onun verdiği haberi şöyle anlatıyor:

 “Allah rahmet etsin ve kabri pürnur olsun, Topal Şükrü Efendi namında ehl-i kalb ve Isparta’nın bir medar-ı fahri (övünç kaynağı) olan zatın kerâmetkârâne buraca meşhur bir şiirini gördüm, getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zat bu dalâletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da harb-i umumîden bahsediyor gibi görünüyor. Çünkü bu şiirinde diyor:

“Âferin çarka ki, çattırdı kuduzu kuduza”

Yâni, bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor:

“Sûk-u asr içre bütün dad ü sited, küfr ü dalâl

Müşteri kalmadı, din indi ucuzdan ucuza.”

Yâni o asrın çarşısında alış-veriş dinsizlik elinde olacak, dinsizlik hükmedecek, din gayet ucuza düşecek ve İslâm’ın şeâiri gizlenecek. Sonra diyor:

Şükrü ya! Bilmezem, esrar-ı gaybdan amma;

Ya ileri, ya geri, takrib ederim üç otuza.”

Kendi tefsir ediyor. “Yâni, otuz üçe.” Şiddetli kafiyesini müraat (korumak) için, otuz üç yerine “üç otuz” demiştir. Hem harb-i umumîye işaret ettiği fıkrasıyla, “dinsizlik düsturları, kanunları, o asır çarşısında hükmettiği...” fıkrasının ortasında şöyle diyor:

Eriş ey avn-i şeriat, eriş ey muhyiddin!

Elem-i rîş-i cefa sîneden erişti öze.[5]

Şimdi benim kanaatım geliyor ki, bu zat, otuz üç senesinden sonra Risale-i Nur’u Isparta’nın imdadına çağırıyor. “Ey avn-i Şeriat! Ey Muhyiddin yetiş!” diyor. Yani vefatından takriben otuz üç sene sonra şeriata ve dinin şeâirine hizmet edecek bir nuru Isparta’ya çağırıyor. Cenâb-ı Hak duasını kabul etmiş ki, vefatından otuz kırk sene sonra Risale-i Nur o vazifeyi görmüş. Talebeniz ve Hizmetkârınız Süleyman Rüşdü”[6]

Topal Şükrü Efendi, 1900’lerin hemen öncesinde Isparta’da vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Hakikaten onun müjdelediği gibi, vefatından otuz kırk sene sonra, 1927 yılında Bediüzzaman Hazretleri Isparta’ya gelerek küfre karşı mânevî cihadına başlamış, dini ihya edip canlandırma hizmetlerine girişmiştir.

Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi

1806 yılında Konya-Bozkır’a bağlı bir köyde dünyaya gelen Hacı Abdullah Efendi, hem müderris, hem Nakşî şeyhlerinden büyük bir zat olup son devrin meşhur evliyalarından idi. Hocası, büyük Nakşî Evliyası Mevlânâ Halid Ziyaeddin Hazretleri’nin talebelerinden Bozkırlı Mehmed Kudsî Efendi’dir. Abdullah Efendi, uzun yıllar Konya-Seydişehir’de hizmet ettikten sonra 1903 yılında orada vefat etmiştir. Bir gün müridleri kendisine, “Efendim sizden sonra hizmet nasıl devam edecek?” diye sorduklarında: “Müceddidlik, Mehdiyete inkılâp edecek ve vazife Isparta’dan devam edecek” diye cevap vermiştir. Bu sebeble sonraki yıllarda Üstad Bediüzzaman’ın Isparta’daki hizmeti duyulmaya başlayınca, ona bağlı müridlerden pek çokları Risale-i Nur’a talebe olmaya başlamışlardır. Said Nursî Hazretleri bir mektubunda onların bu intisablarını şöyle haber verir:

“Seydişehirli Hacı Abdullah’ın bütün mensubları, hem Kastamonu’da, hem Isparta’da, hem Eskişehir’de Risale-i Nur dairesini kendi tarîkat daireleri telakki etmişler ki, onlardan Nurlar’a rastlayanlar, takdirkârâne sahib çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah!”[7]

Eskişehir Muttalib Köyü’nden şeyh Hacı Hilmi Efendi gibi ehl-i kalb mübarek bir evliya da Hacı Abdullah Efendi’nin yetiştirdiği talebelerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, 1950’lerde Eskişehir’i ziyaret ettiği mükerrer defalar, medresesinde hâfız yetiştirmekle meşgul olan Hacı Hilmi Efendi’yi ziyaret ederdi. Aralarında büyük bir muhabbet ve samimiyete pek çok kimseler şahit olmuşlardır. Bu ziyaretlerden birinde Üstad’ın kendisine, “Senin talebelerin Kur’ân’ın lafzını, benim talebelerim ise mânâsını ezberliyorlar” diye iltifat ettiği rivayetler arasındadır.

 

Denizlili Hacı Hasan Feyzi Efendi

Denizli’nin büyük evliyalarından Hacı Hasan Feyzi isminde mübarek bir zat bir gün talebelerine, “Bugün Kürdistan’da büyük bir veli dünyaya geldi. Bu zat zamanın sahibi, asrın vekilidir” demiştir. Yıllar sonra bu zatın halefinin halefi olan ve şeyhinin ismini taşıyan Hasan Feyzi Efendi, Üstad Bediüzzaman’la Denizli Hapsi sırasında (1944) buluşur. Böylelikle şeyhinin şeyhi Hacı Hasan Feyzi Efendi’nin haber verdiği o büyük velinin gayet halis ve seçkin bir talebesi olur. Fakat iki yıl gibi kısa bir hizmet devrinden sonra vefat eder.

Bu mübarek talebenin genç yaşta vefatı üzerine Bediüzzaman Hazretleri’ne bir tâziye mektubu yazan Risale-i Nur’un erkân talebelerinden Milaslı Halil İbrahim Efendi mezkûr haberden şöyle bahseder:

“Muhterem efendim! Mesmuatıma nazaran (işittiğime göre), Denizli’de bundan yetmiş-seksen sene evvel büyük evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine: “Bugün Kürdistan’da bir evliya dünyaya geldi” diye beşarette bulunmakla zat-ı devletlerini işaret buyurmuş. Bâdehu (daha sonra) Denizli’ye başka başka perdelerle teşrifiniz, o zatın ruhunu şâd ve i’zaz (yüceltmek) için olduğunu telakki etmiştim. Ve az zaman sonra aynı isimde müteveffa Hasan Feyzi Efendi’nin Risale-i Nur’a hürmetle, birinci Hasan Feyzi’ye imtisalen (uyarak) istikbal etmesi (karşılaması) ve Nurlar’a taaşşukla (aşk ile) idhal-i envâr olması (nurlara girmesi), bu kanaatımı kat kat ziyadeleştirdi.”[8]

Burdurlu Hacı Rahmi Sultan

Hacı Rahmi Sultan, aslen Elaziz-Harputlu olup Denizlili Hacı Hasan Feyzi Efendi’nin yetiştirdiği ehl-i kalb mübarek bir şeyh idi. İstanbul’da medrese tahsili gördükten sonra kadılık yapmakta iken, şeyhi Hasan Feyzi Efendi’nin talebi üzerine kadılığı bırakarak Burdur’a yerleşmiş ve insanları hakka irşadla meşgul olmuştur. Bu zat âhirzamanda vazifeli müceddidin Burdur’a geleceğini mükerreren talebelerine müjdelemişti. Kurban bayramlarında ikişer adet kurban keser, müritleri kendisinden neden böyle yaptığını sorduklarında: “Buraya zamanın vazifeli şahsı gelecek. Onun için şükranelik olarak kesiyorum. Şu an doğuda ve çocuk yaştadır” diye cevab verirdi. Bu mübarek evliya, Said Nursî Hazretleri’nin Burdur’a gelişine yakın bir dönemde vefat etmişti. Üstad Bediüzzaman’ın Burdur’a geldiğinde ilk işi Hacı Rahmi Sultan Hazretleri’nin kabrini ziyaret etmek olmuştur.

Bu muhterem şeyhin talebelerinden olan Nasuhizade Şeyh Mehmed Efendi, Bediüzzaman Hazretleri Burdur’a geldiğinde derhal kendisine talebe olup hizmetine girmiştir. Aynı zamanda ehl-i kalb bir şeyh olan bu talebe, Barla Lâhikası’ndaki mektublarından birinde şeyhi Hacı Rahmi Sultan’dan ve mânevî bir murakabe esnasında Üstad’la karşılaşmasından şöyle bahseder:

“Bülbül-ü Bağistân-ı Kur’ân, Üstad-ı Ekremim, Efendim Hazretleri!

Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihal-i dâr-ı beka buyurdular. Burdur’u teşrifinizden bir ay evvel, merhum Rahmi Sultan ile (mânen) beraber bir câmi-i şerifte birkaç cemaatle bulunmakta iken, sükût-u hal-i murakabeye varıldı. Bazı veliler ruhanî teşrif buyurdular. Nihayette, siz Üstad’ım teşrif buyurdunuz. Bir cezbe-i Rahman zuhuruyla uyandım, kendime geldim. Bir ay sonra Burdur’u teşrif ile, bazı yevm sohbet-i irfaniyenizde bulunup ruhlarımıza gıda bahşolundu.”[9]

ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN İŞARETİ

Barla’da Risale-i Nur’un te’lif ve hizmetiyle geçen yılların son senesinde, 1933’ün sonbaharına gelindiğinde Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine büyük, müjdeli bir haber verdi. Sekiz asır evvel yaşamış ve Âl-i Beyt’ten çıkan dört büyük kutb-u azamın en büyüğü, harika kerâmetleri ile meşhur ve zamanındaki sultanların heybetinden titrediği büyük veli Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî Kuddise Sirruh Hazretleri, yazmış olduğu bir kasidesinde Bediüzzaman’dan, Risale-i Nur’dan ve Nur Talebeleri’nden bahsediyor, onları cesaretlendirerek çok ağır şartlar altında yapacakları iman hizmetine onları teşvik ediyordu.

Şeyh Geylânî (ks), bu beş satırlık kasidesinde elbette dindeki imtihan sırrına zıt bir şekilde açık ifadelerle konuşmuyordu. Fakat hitab ettiği zatın vasıfları, birebir Bediüzzaman Hazretleri ile münasib düşüyor ve son satırında “Said” ismini açıkça zikrediyordu.

Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın gelecekten işaretle verdiği haberlerin bulunmasında kullanılan ebced hesabı ile yaptığı tahlillerle, bu kasidede Hazret-i Şeyh’in kendisine ve bir kısım önde gelen talebelerine hitab ettiğini ve kendi hayatından mühim hâdiselerin tarihlerine işaret ettiğini gösteriyordu:

Meşhur sırlı kasîde ve meâli şöyledir:

تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ي كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ’        Her tehlike ve sıkıntıda bizimle tevessül et.     
اَغ۪يثُكَ فِي الْأَشْيَٓاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ي      
Himmetimle her şeyde her zaman sana yardım edeyim.

 

اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ        Ben müridimi korktuğu her şeyden muhafaza ederim.
وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ           Onu her kötülük ve fitneden korurum.

مُر۪يد۪ٓي اِذَامَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا      Müridim şarkta ve garbda olduğu zaman;
اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ٓي اَيِّ بَلْدَةٍ         
Herhangi bir ülkeye gittiğinde ona yardım ederim.

 

فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ     Ey benim nazmımı okuyan! Onu söyle ve korkma!
فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ           Çünkü şüphesiz sen inâyet gözüyle korunmaktasın.

وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا       Muhlis olarak Allah için vaktin Abdulkadir’i ol.
تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمَحَبَّت۪ي        
Benim muhabbetimle Said ve sadık olarak yaşarsın.[10]

Üstad Hazretleri bu kasidenin şerhi için uzun ve müstakil bir risale yazmış ve “Sekizinci Lem’a” olarak Lem’alar mecmuasına dahil etmiştir. Sonraki yıllarda bu emsal dört risale daha te’lif ettikten sonra, bunları Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında bir araya getirmiştir.

Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (ks) Hazretleri, kasidesinde iki yerde Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ismini “Said” diye açıkça zikretmekteydi. Eskiden beri büyük zatlar, kendilerinden çok sonra gelen bazı büyüklerden haber vermişler, bir cihette onların hizmetlerini alkışlamışlardı. Fakat açıkça ismini zikretmeden, üstü kapalı îma ve remizlerle işaretlerde bulunmuşlardı. Hazret-i Şeyh’in, neden “Said” ismini açıkça zikretmeyi tercih ettiğini, Bediüzzaman Hazretleri, gâyet tevazu ve mahviyet duyguları içinde açıklamaktadır.


[1]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 159

[2]. Mevlâna Hâlid Hazretleri’nin halifesi olan Seyyid Taha-yı Hakkârî’nin birinci halifesidir. Van’ın “Arvas” köyünde doğmuş, 1871 yılında Bitlis-Hizan’ın Gayda köyünde vefat etmiştir.

[3]. Son Şahitler, c. 1, s. 22

[4]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s.38

[5]. “Yetiş ey şeriatin yardımcısı, yetiş ey dini ihya edip canlandıran! Eziyetin acı veren yarası sineden öze erişti.”

[6]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 19

[7]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 54

[8]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 198

[9]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 108

 

[10] Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 143.

İsparit Nahiyesi - Isparta Vilayeti

Çocukluğu İsparit Nâhiyesi sınırları içinde geçen Said Nursî’nin ileride görüleceği gibi yaşlılık hayatının mühim bir kısmını -ismen ona çok benzeyen- Isparta vilayetinde geçirmiş olması acib bir tevâfuk olmuştur. Biri hayata gözlerini açtığı, diğeri ise cihanşümul hizmetini başlatıp temellendirdiği yerler olan İsparit ile Isparta arasındaki bu tevâfuka sonraki yıllarda kendisi de dikkat çekerek şöyle bir münasebet kurar:

“Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatim var ki, İsparit Nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş.”[1]

Başka bir yerde de aynı düşüncesini şöyle dile getirir: “Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak caizdir.[2]

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatında bu iki yerin önemi hiç kuşkusuz büyüktür. Zira İsparit, bu büyük İslâm kahramanının dünyaya geldiği Nurs Köyü’nün içinde yer aldığı nâhiyedir.

Isparta ise, onun ortaya koymuş olduğu, dünyanın seyrini değiştirebilecek cihanşumül hizmetinin ev sahipliğini yapmış ve en önemli eserlerini te’lif ettiği yer olmuştur. Unutulup kaybolması kasdıyla gönderildiği bu vilayetin insanları ona ve hizmetine sahip çıkmıştır. En halis, en sadık, en sebatkâr, en sarsılmaz talebeleri Isparta’dan yetişmiştir. Isparta Üstad’ın ifadesiyle, imana yaptığı hizmetle Şam-ı Şerîf’in mübarekliğine benzer bir mübarekiyet kazanmıştır.



[1]. Osmanlıca Şuâlar, s.363

[2]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 265

İsparit Nahiyesi - Isparta Vilayeti

Çocukluk Devri

Bediüzzaman Hazretleri çocukluğunda her şeyi araştırır, sürekli sorular sorardı. Her şeyin hakikatini öğrenmek isteyen tahkik edici bir yaradılışı vardı. Yaşından beklenmeyecek olgun davranışlar sergiliyor, konuşmalar yapıyor, sorular soruyor ve düşünceler ortaya koyuyordu. Bunlardan bazılarını zikredelim.

Ay Tutulması

Küçüklüğümde kamer (ay) tutuldu. Ben vâlideme dedim:

- Neden ay böyle oldu?

- Dedi: Yılan yutmuş.

- Dedim: Daha görünüyor.

- Dedi: Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.

Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum (hatırlıyordum). Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, vâlidem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat (astronomi) fennini mütalaa ettiğim vakit gördüm ki, vâlidem gibi öyle diyenler bir teşbihi (benzetmeyi) hakikat telâkki etmişler.[1]

Dünya Hayatının Âhirete nisbeti

Bediüzzaman Hazretleri’nin küçük yaşta dahi derin düşüncelere daldığını gösteren numunelerden birisi de ebedî yokluğun ne demek olduğunu anlamak noktasında yaptığı hayret verici tefekkürüdür:

“Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: ‘Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?’ dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden ‘Ah!’ çekti. ‘Cehennem de olsa beka isterim’ dedi.”[2]


[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 92

[2]. Osmanlıca Şuâlar, s. 216

Çocukluk Devri

Yetişmesinde Ana Babasının Rolü

Çocukların yetişmesinde en önemli vazife hiç şüphesiz ki ana-babaya düşmektedir. Çocukların, hususen mânevî hayatlarının şekillenmesi, ilk muallimleri olan anne ve babalarının yaşayış ve sözlerinin tesirleriyle olmaktadır. Çocuklarına güzel bir numune-i imtisal olan anne-babaların evlatları da ekseriyetle güzel ahlak sahibi olup İslâmî ölçülerle hayatını devam ettiriyor. Böyle anne-babaların muallimliğindeki nur ve irfan mektebi haline dönüşen ailelerden insanlığın yüz akı âlimler ve evliyalar hep çıkagelmiştir. İşte Üstad Bediüzzaman da onlardan biridir. Kendisi ile birlikte yedi kardeşin hemen hepsi, bu dindar aileden aldıkları terbiye ile birer âlim olarak yetişmişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri daha küçük bir çocukken gittiği medresede, onun kabiliyet ve mertliğine hayran olan hocası, bir gün yanına birkaç arkadaşını alarak anne ve babasını görmek ve yakından tanımak için, altı yedi saatlik bir mesafeden Nurs Köyü’ne gelirler. İkindi vakti köye ulaşırlar. Küçük Said’in evine gelen hoca ve arkadaşları, babası Mirza Efendi’yi görmek istediklerini bildirirler. Misafirleri karşılayan Nûriye Hanım efendisinin evde olmadığını ve çifte gittiğini söyler. Evin önündeki ağacın altına hasır sererek oturmalarını rica eder. Az sonra Mirza Efendi, önündeki ağızları bağlı iki inek ve öküzle çıkagelir. Selam ve tanışmadan sonra küçük Said’in hocası, Mirza Efendi’ye:

- Bizim köyde de hayvanların ağzını harman zamanı mahsulü yememeleri için bağlarlar. Fakat şimdi hem harman mevsimi değil, hem de hayvanlar harmanda değil. Böyle ağızlarının bağlı olmasının sebebi nedir? diye sorar.

Mirza Efendi:

- Efendim, bizim tarla biraz uzaktır. Yolda gelirken birçok kimselerin tarla ve mahsulünden geçerek geliyorum. Eğer bu hayvanların ağzı bağlı olmazsa, yabancıların mahsullerinden yemek ihtimalleri var. Bu sebepten ekmeğimize haram lokma karışmaması için böyle yapıyorum diye cevap verir.

Mirza Efendi’nin bu yüksek ahlak ve faziletine şahit olan Said’in hocası, bu sefer annesine:

- Siz bu çocuğu nasıl yetiştirdiniz? diye sorar.

Nûriye Hanım:

- Ben Said’e hamile kalınca abdestsiz yere basmadım. Dünyaya gelince de bir gün olsun onu abdestsiz emzirmedim der.

Said’in hocası ve arkadaşları:

- Elbette böyle bir anne ve babadan böyle bir evlat beklenir derler.[1]

Said Nursî Hazretleri, sonraki yıllarda şöyle demiştir:

“Ben şefkat dersini çocukluğumda annemden aldım. Hikmet, intizam ve nizam (tertib ve düzen) dersini de rahmetli babam Mirza’dan aldım.”[2]

Üstad bilhassa annesinin, kendisinin yetişmesi üzerindeki gayet derin tesirinden şöyle bahseder: “Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem (yemin) ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum vâlidemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum vâlidemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum (görüyorum).”[3]



[1]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 44

[2]. Son Şahitler, c. 4, s. 310

[3]. Hanımlar Rehberi, s. 3-4

Abdülkâdir-İ Geylânî Hazretleri İle Mânevî İrtibatı

Âhirzaman fitnelerinin hüküm sürdüğü dehşetli bir asırda, imana hizmet etmek gibi ağır fakat kudsi bir hizmetle kaderin tavzif ettiği Bediüzzaman Hazretleri, daha çok küçük yaşlarda iken evliyanın büyüklerinden olan Abdülkâdir-i Geylânî’nin (ks) mânevî tasarrufu altına girmişti. Ona karşı kalbinde derin bir sevgi duymakta, başı her sıkıştığında onun ruhaniyetinden yardım istemekte ve biiznillah onun mânevî yardımlarını görmekteydi. Kendisi bunu şu şekilde beyan eder:

“Ben sekiz dokuz yaşında iken, bütün nahiyemiz ve etrafındaki ahali Nakşî Tarikatında idiler. Oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdad ediyorlardı (meded istiyorlardı). Ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak Yâ Gavs-ı Geylânî derdim. Çocukluk itibariyle elimden ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, ‘Yâ Şeyh! Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur.’ derdim. Acibdir ve yemin ediyorum, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr (zikirler) ne kadar okumuş isem, Zat-ı Risaletten (asm) sonra Şeyh-i Geylânî’ye (ks) hediye ediyordum.”[1]

Üstad Bediüzzaman, Şeyh Geylânî Hazretleri ile çocukluğunda başlayan bu mânevî irtibatın, ömrü boyunca devam ettiğini, hem hayatında karşılaştığı pek çok harikaların onun birer kerâmeti olduğunu şöyle ifade eder:

“Sergüzeşt-i hayatımda (hayat maceramda) geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vâkıalar var. Kendimi hiçbir vecihle kerâmete lâyık görmediğim için onları bazen tesadüfe, bazen de başka esbaba (sebeblere) isnad ediyordum (dayandırıyordum). Şimdi kanaatım geliyor ki, o hârikalar, Gavs-ı A’zam’ın[2] bir silsile-i kerâmetini (kerametler zincirini) teşkil ediyorlar. Demek onun duasıyla ve himmetiyle ona kerâmeten ve bize ikram nev’inden, bir nevi inâyet-i ilâhiyeye mazhar olmuşuz.”[3]


[1]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 145

[2]. Gavs-ı A’zam (en büyük yardımcı), Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’nin (ks) mânevî makamının büyüklüğünü ifade eden meşhur bir lakabıdır.

[3]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 160

İlim Tahsiline Başlaması

Dokuz yaşına kadar ana babasının yanında kalan Üstad  Hazretleri’nde o esnada meydana gelen bir merak duygusu, tahsilde bulunan ağabeyi Molla Abdullah’ın ilimden ne derece feyiz aldığını araştırmaya sevk etti. O, ağabeyinin ilimle kazandığı faziletiyle köydeki arkadaşlarından nasıl yüksek bir seviyeye ulaştığını görerek hayran oldu. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile ilim tahsiline karar verdi.[1]

Bediüzzaman Hazretleri ilk olarak kendi nahiyeleri İsparit sınırları içinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti (m.1886). O sırada dokuz yaşında bulunuyordu.[2] Fakat orada fazla duramadı. Yaradılışı icabı, daima izzetini koruması[3] ve hatta âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebep oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Köylerinde bir medrese olmadığından dersini büyük biraderi Molla Abdullah’ın haftada bir evine geldiği günlerde alırdı. Diğer hafta abisinin gelişine kadar aldığı dersi çalışır, iyice hazmederdi.

Bir müddet sonra Pirmis Köyü’ne, daha sonra da Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da baskıya tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinememesine sebep oldu. Bu dört talebe birleşip, kendisini daima tâciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretleri’nin[4] huzuruna çıkıp, âcizlik gösterip de arkadaşlarını şikâyet etmeyerek şöyle dedi:

– Şeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle dövüştükleri vakit, dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.

Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden hoşlanarak:

– Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu.

Bu hâdiseden sonra “Şeyh Talebesi” diye anılmaya başlandı.[5]

Küçük yaşta ilim tahsili için ailesinden ayrılan Said Nursî Hazretleri, yıllar sonra o günleri şöyle anlatacaktır: “Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi (kız kardeşimi) de on beş yaşımdan sonra göremediğim -Allah rahmet etsin- vâlidemle beraber berzah (kabir) âlemlerine gittikleri için, dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne (kardeşçe) sohbetlerinden merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç (erkek) kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden -Allah onlara rahmet etsin- öyle kıymetdâr, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürurdan (sevinçten) mahrum kaldığımdan, bu dünyada Risale-i Nur’un imanda cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedakâr hizmetimde bulunan mânevî evlâtlarımla bir seyahat ettiğim zaman imandaki cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat’iyen ruhuma ihtar edildi.”[6]


[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 30

[2]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 162

[3]. Molla Said’de küçük yaşta görülen bu izzet (vakar), nefse muhabbetten gelmiyordu. Kader-i ilâhî, gelecekte i’lâ-yı Kelimetullah vazifesini ihsanıyla vereceği bir kuluna, o vazifeyi hakkıyla ifası için lâzım olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermişti. Molla Said, henüz o zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki; şimdi muhteşem bir ağaç mahiyetini alan Risale-i Nur’un muazzam ve geniş hizmetinin lazımlarından olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ı Hak, Molla Said’in ruhunda, ta o zaman küçük bir çekirdek olarak yerleştirmişti. (Tarihçe-i Hayat, s. 31)

[4]. Bediüzzaman’ın Nakşî Üstadlarımdan dediği bu hocası, meşhur Nakşî Şeyhi Gavs-ı Hizanî’nin oğludur.

[5]. Tarihçe-i Hayat, s. 31

[6]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 212

Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî’nin Medresesinde

Hizan Şeyhi’nin yaylasında bir müddet kaldıktan sonra, ağabeyi Molla Abdullah ile beraber Nurşin Köyü’ne[1] geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylası’na gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün dövüşür. Tâğ Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said’e:

– Ne için ağabeyinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışır.

Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî Hazretleri’nin olması dolayısıyla, hocasına şu şekilde cevap verir:

– Efendim, şu tekkede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği büyük bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.[2]

Doğu âlimlerinden Sadreddin Yüksel’in Bediüzzaman Hazretleri’nden naklettiğine göre Tağ Medresesi sahibi Abdurrahman-ı Tâğî, Nurslu talebelere çok yakın alâka gösterirdi. Kış geceleri kalkar, küçük talebelerinin üşümemeleri için üzerlerini örterdi. Ayrıca medresenin ileri gelen büyük talebelerine:

Bu Nurslu talebelere iyi bakın! Bunlardan biri din-i mübin-i İslâmı ihya edecek. Fakat hangisidir, ben de bilmiyorum” derdi.”[3]

Hazret-i Üstad, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî medresesinde kaldığı o yıllarda orada ve o civardaki diğer medrese ve tekkelerde şâhid olduğu gayet canlı, neşeli, feyizli, ilmî havadan ve bunun Risale-i Nur’la alâkasından şöyle bahseder:

“Nahiyemiz olan Hizan Kazası’na tâbi Isparta’da (İsparit’te), birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle (gayretiyle) o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye (ilmî tartışma) ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarîkat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rûy-i zemini (yeryüzünü) fethedecek bu hocalardır.

Eski meşhur ulemâ (âlimler) ve evliyalar ve allâmeler ve kutublar, onların medar-ı bahsi oldukça ben de dokuz-on yaşında iken dinliyordum. Kalbime geliyordu ki; bu talebeler, âlimler ilimde, dinde büyük bir fütuhat (fetihler) yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsa idi, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir mes’elede birisi galebe çalsa (üstün gelse) büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum; o hissiyat (hisler) bende de vardı.

Hattâ tarîkat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka; hem nahiye (İsparit), hem kaza (Hizan), hem vilayetimizde (Bitlis) vardı. O haletleri başka memleketlerde o derece göremedim.

Şimdi bir ihtar (hatırlatma) ile kat’î kanaatım geldi: O talebe arkadaşlarım, o üstadlar hükmünde hocalarım, o mürşidlerim, evliya ve şeyhlerim; bir hiss-i kabl-el vuku (önceden hisseden altıncı his) ile ruhu hissedip akıl bilmeyerek, en lüzumlu bir zamanda, o talebeler içinde ve o hocaların şâkirdleri içinde ve o mürşidlerin müridleri içinde parlak bir nur çıkacak, ehl-i imanın imdadına gelecek.”[4]


[1]. Bitlis’e bağlı Nurşin’in ismi, daha sonra değiştirilerek “Güroymak” yapılmıştır.

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 32

[3]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 46

[4]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 53

Molla Said’in Küçük Yaştaki İstiğnâsı

Üstad Said Nursî Hazretleri’nin çocuk yaşlardan itibaren dikkatle takip ettiği bir hayat düsturu, insanlardan daimî bir istiğnâ içinde yaşamasıdır. Hiç kimseden maddî bir yardım, zekât, sadaka, hatta hediye dahi almazdı. Tam bir iktisad ve kanaatle ömür geçirirdi. Bununla beraber, rızkında daimî bir bereket görür, “Kanaat tükenmez bir hazinedir[1] hadis-i şerifinin sırrıyla, kimseden yardım kabul etmemesine rağmen iktisadın bereketiyle yaşardı. Allah’ın bir lütfu olan bu istiğnâ halini, medresede okuduğu çocukluk yıllarında da aynen muhafaza ediyordu. Şöyle ki:

Doğu Anadolu’daki medreselerin hususiyetlerinden birisi şudur ki: İcâzet almış bir âlim, istediği köyde Allah rızası için bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, imkânı varsa medrese sahibi tarafından, eğer yoksa halk tarafından temin edilirdi. Hoca ücretsiz ders verir, talebelerin gıda ve ihtiyaçlarını da halk karşılardı. Bunlar içinde yalnız Molla Said, hiçbir sûretle zekât almıyordu. Zekât ve başkasının minneti altında bırakacak olan bir parayı kat’iyen kabul etmiyordu.[2]

Arkadaşlarının zekât toplamaya gitmesine rağmen, Molla Said’in tenezzül etmemesinden duygulanan köylüler, arkadaşlarının aldıkları zekâttan daha fazla bir yardımı aralarında toplarlar ve onu minnet altında bırakmamak için ağabeyi Molla Abdullah’a verirler. Bunun üzerine ağabeyiyle aralarında aşağıdaki latifeli konuşma olur:

Bediüzzaman: “Şu parayla bana bir tüfenk alınız.”

Molla Abdullah: “Hayır olmaz.”

B: “Öyle ise  bir revolver (tabanca) alınız.”

M: “Hayır, bu da olmaz.”

B: “Madem ki olmaz bir hançer alınız.”

M: “O da olmaz! Yalnız sana biraz üzüm alırım. İşi tatlıya bağlarım” dedi.[3]

Bu hal için ileride kendisi şöyle diyecektir:

“Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabilsiz (karşılıksız) kabul etmediğinin ve Kürdistan âdeti talebelerin tayinatı (günlük rızıkları) ahalinin evlerinden verildiği ve zekâtla ihtiyaçları karşılandığı halde, Said hiçbir vakit tayin almaya gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î kanaatimle şudur ki:

Ahir ömrümde Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî (ahirete bakan) bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye (şahsî menfaatlere) vesile yapmamak için, o makbul âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr u zarureti kabul edip elini insanlara açmamak haleti verilmişti ki, Risale-i Nur’un hakiki bir kuvveti olan hakiki ihlas kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i mâneviye hissediyordum ki, gelecek zamanda maişet (geçim) derdiyle ehl-i ilmin mağlûbiyeti bu ihtiyaçtan gelecektir.”[4]


[1]. Beyhakî, Ez-Zühdü’l-Kebir, Faslu fî Beyani’z-Zühd ve Envaihi, h.no: 114

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 31

[3]. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı (1919 Baskısı Osmanlıca), s. 6

[4]. Emirdağ Lâhikası, s. 50

Hz. Peygamber’den İlim Taleb Etmesi

Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hizan’a döndü. Sonra medrese hayatını terk ederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:

Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aley­his­salâtü Vesselamı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet Sırat Köprüsü’nün başına gidip durmak hatırına gelir. “Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim” der ve Sırat Köprüsü’nün başına gider. Bütün büyük peygamberlerle birer birer görüşür. Peygamber Efendimizle de (asm) görüşmeye mazhar olur.

Bu sırada Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, ümmetinden soru sormamak şartıyla Kur’ân ilminin kendisine verileceğini müjdelemişlerdir. Bu hakikat hayatında aynen görünmüştür. Daha gençliğinde asrının büyük bir âlimi olarak tanınmıştır. Kat’iyen kimseye soru sormadığı halde, sorulan bütün suallere doğru cevaplar vermiştir.[1]

Bu rüyadan aldığı feyiz, ilim tahsili için kendisinde büyük bir şevk uyandırır. Babasından izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvas nahiyesine gider.

Burada ders vermekte olan meşhur Molla Mehmed Emin Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip, talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhur müderris camide ders okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek: “Efendim, öyle değil!” hitabında bulunur. Okutmaya tenezzül etmediğini bu şekilde hatırlatır.

Orada bir müddet kaldıktan sonra, Van-Bahçesaray’daki Mir Hasan Veli Medresesine gider. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icab eden yedi ders kitabını terk ederek, sekizinci kitabtan okuduğunu söyler. Birkaç gün sonra Vastan kasabasına giderse de, orada hava değişikliği için ancak bir ay kadar kalır. Daha sonra Molla Mehmed isminde bir zatın refakatinde o zaman Erzurum’a bağlı olan Doğu Beyazıt’a hareket eder.[2]


[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 32

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 32

On Dört Yaşında İcâzet Alması

Doğu Beyazıt’a giden Bediüzzaman Hazretleri hakiki tahsiline işte bu tarihte başlar. O zaman takvimler 1891 yılını göstermekte olup kendisi henüz 14 yaşındaydı. Bu zamana kadar Arabca’ya dair “Sarf” ve “Nahiv”[1] ilimleriyle meşgul olmuş ve “İzhar Kitabına”[2] kadar okumuştu.

Doğu Beyazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî Hazretleri’nin[3] yanında üç ay kalan Bediüzzaman Hazretleri, burada çok ciddi bir tahsil devri geçirir. İzhar kitabından sonra, medrese usulünce on beş sene ders almakla okunan kitabları Resâilü’n-Nur Müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiştir. Buna da kitablardaki haşiye ve şerhleri atlayarak muvaffak olmuştur. Hocası Şeyh Muhammed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Molla Said cevaben:

– Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitablar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitabların neden bahsettiklerini anlayayım da, daha sonra kabiliyetime uygun olanlara çalışırım, demiştir.

Maksadı ise, esasen yaradılışında bulunan yeni şeyler icad etme fikrini medreselerin ders usulünde göstermek ve bir yenilik meydana getirmek ve kitabların dipnotlarında bulunan pek çok hâşiye ve şerhlerle vakit kaybetmemekti. Bu sûretle, normalde yirmi sene tahsili lâzım gelen ilim ve fenlerin hulâsa ve özünü üç ayda tahsil edip tamamlamıştır.

Bunun üzerine hocalarının; “hangi ilmin yaradılışına muvafık olduğu” sualine cevaben:

– Bu ilimleri birbirinden ayırdedemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.

Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında “Cem’ul-Cevâmi”[4], “Şerhü’l-Mevâkıf”[5], “İbnü’l-Hacer”[6] gibi kitabların iki yüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla okurdu. O derece ilme dalmıştı ki, dış hayat ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddütsüz derhal cevap verirdi.[7]

İşte bu üç aylık tahsil devri, Bediüzzaman Hazretleri’nin o zamana kadarki tahsil hayatının en önemli ve en ciddi çalışma devridir. Bu dönemde bütün ilimlerin anahtarı mahiyetindeki asıllarını elde etmiş, daha sonraki hayatında hususi çalışmalarını bu esaslar üzerine bina etmiştir. Onun için bu üç aylık dönem tahsil hayatının en önemli temellerindendir. Üstad Hazretleri, bu üç aylık kısa tahsilinden sonra Şeyh Muhammed Celâlî Efendi’den medrese diploması olan icâzetini almıştır.

Tahsiliyle alâkalı olarak kendi yazdığı bir tercüme-i halinde şunları görmekteyiz:

“Bidayet-i tahsilimde mezkûr İsparit Nahiyesinde biraderim nezdinde mebâdî-i ulûmu (Arabca, mantık gibi ilimleri) iki sene kadar okudum. Sonra Erzurum’a tâbi Beyazıt kasabasında Şeyh Muhammed Celâlî Hazretleri’nin halka-i tedrisinde (ders halkasında), tederrüsü (ders alınması) mutad (âdet edinilmiş) olan dürusu (dersleri) bi’l-ikmal itmam-ı nüsah eyledim (tamamlayıp kitabları bitirdim). Sonra Van’da tedrise (ders vermeye) başladım.”[8]


[1]. Sarf, kelimelerin şekil ve türemelerinden bahseden, nahiv ise kelimelerin cümle içindeki vazifelerinden ve sonuna alacağı harekelerden bahseden ilimdir.

[2]. İzhar: Osmanlı medreselerinde uzun yıllar okutulan İmam Birgivî’nin nahiv üzerine yazdığı Arabca gramer kitabıdır.

[3]. Şeyh Muhammed Celâlî: Doğubeyazıt’ta üç ay Bediüzzaman’a ders veren bu zat, aslen Van-Arvaslı olup, uzun müddet Celâlî kabilesi arasında kaldığı için kendisine “Celâlî” denilmiştir. l85l yılında dünyaya gelmiştir. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani l9l4’te Siirt’in Şirvan kazasında vefat etmiştir. (Son Şahitler, C 1 s. 35)

[4]. Tâceddin İbnü’s-Sübkî’nin Dört Mezhebin fıkıh usûlünü anlatan kitabıdır.

[5]. Seyyid Şerif Cürcânî’nin kelam ilmine dair kitabıdır.

[6]. İbn-i Hacer el-Heytemî’nin Şafii mezhebine göre verdiği fetvalardan oluşan fıkıh kitabıdır.

[7]. Tarihçe-i Hayat, s. 33-34

[8]. Dârü’l-Hikmet-i’-İslâmiye’ye sunduğu resmî belge.

Tahsilden Dönüşü Ve Âlimlerle Münazarası

Said Nursî Doğu Beyazıt’tan memleketine dönüşünde, bu kadar kısa zamanda, on beş senede tahsil edilen ilimleri bitirip icâzet alması âlimler ve talebeler tarafından büyük bir hayret ve şaşkınlıkla karşılandı. Buna binaen pek çok âlimler ve hocalar Bediüzzaman’ı çok imtihanlardan geçirdiler. Sordukları suallere aldıkları hızlı ve doğru cevaplar karşısında ilmî üstünlüğünü kabul ettiler. Bundan sonra Molla Said-i Meşhur olarak anılmaya başlanmıştır.

On dört yaşında en büyük âlimlerin de üstünde ilmî bir mertebe kazandığı halde, yaşının küçüklüğü sebebiyle kendine yakıştıramadığından âlimlerin giydiği kıyafetleri giymiyordu. On dört yaşlarında iken âlimlerden önemli simalarla görüşmeye karar verdi ve Bağdat’a, ziyaret kastiyle hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takip etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretleri’nin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine ilmî kıyafet giymesini teklif etti. Molla Said cevaben:

– Ben henüz bulûğ yaşına girmediğimden, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabul etmemiştir.[1]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 34-35

Ağabeyinin Hocası Oldu

Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir konuşma oldu. Molla Abdullah:

– Senden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, sen ne okuyorsun?

– Ben seksen kitab okudum:

Molla Abdullah:

– Ne demek?

– İkmâl-i nüsah ettim (medresede okunan bütün kitabları bitirdim) ve sıranıza dahil olmayan birçok kitabları da okudum.

Molla Abdullah:

– Öyleyse seni imtihan edeyim?

– Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!

Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. İlmî yeterliliğini takdir ile sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı.[1]

Kardeşinin ulaştığı bu şaşkınlık verici ilmî seviyeye hayran olan Molla Abdullah, onu kendi şeyhi Hazret-i Ziyaeddin’e bağlamak için şeyhinin üstün ilmini ve faziletlerini anlatarak onu ikna etmeye çalışıyordu. Bunun üzerine aralarında geçen konuşmayı Üstad şöyle nakleder:

“Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi (konuşmamı) hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-yı azîmeden olan Hazret-i Ziyâeddin’in[2] (ks) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritâne (aşırı derecede) muhabbet (sevgi) ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

- Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu (ilimleri) biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi her şeye ıttılâı (bilgisi) var. Beni onunla raptetmek (bağlamak) için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki:

- Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes’elelerde ilzam edebilirim (yenebilirim). Hem sen benim kadar onu hakiki sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam sûretinde tahayyül ettiğin (düşündüğün) bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o unvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur (kaybolur) veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zat-ı mübâreği senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü Sünnet-i Seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakiki makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilakis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakiki bir Ziyâeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.[3]

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.”[4]

Molla Said’in ağabeyine daha on beş yaşlarındayken söylediği bu sözler, onun üç ay gibi çok kısa bir zaman aralığında tahsil ettiği ilimleri ne kadar mükemmel bir şekilde hazmettiğini açık bir şekilde göstermektedir.



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 35

[2]. Hazret-i Ziyâeddin: Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah’ın halifesi olan Abdurrahman-ı Tâğî’nin oğludur. Hazret namıyla anılan Şeyh Ziyaeddin Efendi, Bediüzzaman’ın büyük kardeşi Molla Abdullah Nursî’nin hocası ve şeyhidir.

[3]. Hâşiye: Çünkü sen, muhabbetini ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiyatın yüz defa ziyade bir mukabil (karşılık) düşünüyorsun. Hâlbuki onun hakiki makamının fiyatına en büyük muhabbet (sevgi) de ucuzdur.

[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 109

Bediüzzaman Lakabını Alışı

Molla Abdullah’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra 1892’de Siirt’e gelir. Orada bulunan meşhur Molla Fethullah Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullah, Molla Said’e:

- Geçen sene “Süyûtî” okuyordunuz, bu sene Molla Câmi’yi mi okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

– Evet, Câmi’yi bitirdim.

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise, “bitirdim” cevabını alınca, hayrette kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, acaibine gitti ve dedi:

- Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?

Bediüzzaman:

– İnsan başkasına karşı nefsini kırmak için hakikati gizleyebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı tamamen hakikatten başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitablardan beni imtihan ediniz der.

Molla Fethullah hangi kitabtan sordu ise, cevabını güzelce verir.

Bunun üzerine bu konuşmayı dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali Suran namındaki zat, kendilerinden ders almaya başladı.

Molla Fethullah:

– Pek âlâ, zekâda harikasınız, fakat ezberiniz nasıldır? Makamat-ı Harîriyeden[1] birkaç satırını iki defa okumakla ezberleyebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.

Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla ezberleyip okudu.

Molla Fethullah:

– Zekâ ile hıfzın aşırı derecede bir kimsede bir araya gelmesi nadirdir, diyerek hayrette kaldı.

Bediüzzaman orada iken, Cem’ul-Cevâmi’ kitabını, günde bir iki saat meşgul olarak bir haftada ezberledi. Bunun üzerine Molla Fethullah şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı:

قَدْ جَمَعَ فِى حِفْظِهِ جَمْعَ الْجَوَامِعِ جَمِيعَهُ فِى جُمُعَةٍ

Cem’ul-Cevâmi kitabının tamamını bir haftada ezberlemiştir.[2]

Molla Said kendisi de Cem’ul-Cevâmi kitabının üzerine şu notu düşer:                          

(اِنّ۪ي جَمَعْتُ جَمْعَ الْجَوَامِعِ جَم۪يعَهُ ف۪ي جُمُعَةٍ)Cem’ul Cevami’ kitabının tamamını bir hafta içinde ezberledim.

İşte bu hâdiselerden sonra Molla Fethullah, Molla Said’e Bediüzzaman lakabını verdi ve bundan sonra Bediüzzaman olarak anılmaya başladı. Yıllar sonra Emirdağ’da iken yazdığı bir mektubda bunu şöyle ifade edecektir:

“Meraklı kardeşimiz (Re’fet Bey) Bediüzzaman-ı Hemedânî’nin üçüncü asırdaki vazife ve te’lifatı (yazdığı eserler) hakkında malumat istiyor. Ben o zat hakkında yalnız harika bir zekâveti ve kuvve-i hâfızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel üstadlarımdan Siirtli Molla Fethullah Eski Said’i ona benzeterek, onun o ismini ona vermiş.”[3]

Yıllar sonra İstanbul’da iken yazdığı makale ve risalelerinde Bediüzzaman lakabını kullanması sebebiyle sorulan suale şu cevabı verir:

“Sual: Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun. Lakap medhi (övünmeyi) îma eder?

Elcevab: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu unvan ile ibraz ediyorum (gösteriyorum). Zira bedi’, garip demektir. Benim ahlâkım, sûretim (görünüşüm) gibi; ve üslûb-u beyanım (açıklama tarzım) elbisem gibi gariptir, muhaliftir (farklıdır). Görenek ile revaçta olan muhakemat ve esâlibi (düşünce ve ifade tarzlarını), benim üslûb ve muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapmamayı (kıyaslamamayı) bu unvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de muradım (maksadım) bedi’, acib demektir.

 اِلَىَّ لَعَمْرِى قَصْدُ كُلِّ عَجِيبَةٍ كَاَنِّى عَجِيبٌ فِى عُيُونِ الْعَجَائِبِ[4]

Said Nursî Hazretleri, bu lakabın kendisine emaneten verildiği ve hakiki sahibinin Risale-i Nur olduğu kanaatindeydi. Kader-i ilâhi ileride onun elinde ortaya çıkacak Risale-i Nur tefsirinin harika güzelliğine dikkatleri çekmek için o eserin müellifine çocukluğundan itibaren böyle bir lakabla anılmayı nasib etmişti. Bunu şöyle ifade eder:

“Eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde, bana verilen ‘Bediüzzaman’ lakabı benim değildi. Belki Risale-i Nur’un mânevî bir ismiydi; zahir (görünüşteki) bir tercümanına ariyeten ve emaneten takılmış.”[5]

 



[1]. Basra’lı Ebu Muhammed Harîrî’nin (1054-1122) yazdığı küçük hikâyeciklerden oluşan kitabıdır. Arab edebiyatının bir şaheseri olarak meşhurdur.

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 35

[3]. Emirdağ Lâhikası

[4]. Ömrüm hakkı için, nedense bütün acaiblikler beni buluyor. Sanki acaiblerin gözünde dahi ben bir acibeyim. (Osmanlıca Mektubat, s. 481)

[5]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 114

Siirt Âlimleriyle Münazara

Bediüzzaman Hazretleri’nin sıra dışı kabiliyeti Siirt’te iyice duyulmuş ve Molla Fethullah, âlimlere:

Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sordumsa hiç duraklamaksızın cevap verdi. Bu yaşta zekâsına, ilmine ve faziletine hayran kaldım” diyerek pek çok metheder. Bunun üzerine âlimler bir yerde toplanarak Bediüzzaman’ı dâvet ederler. Bediüzzaman seçtikleri bütün sorularına tereddütsüz cevap verirken, Molla Fethullah’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevap veriyordu. Bunu gören âlimler, Bediüzzaman’ın harikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve medhettiler.[1]

Bu hal Siirt ve civarında bir kat daha yayıldı. Ahali Bediüzzaman’a büyük hürmet göstermeye ve bir veliyyullah derecesinde kıymet vermeye başladı. Bu durum ikinci derecede bulunan bir takım hoca ve talebelerin ona karşı rekabet hissiyle kin ve öfkelerini artırdı. Nihayet bir gün bu gayızlarını fiile çıkarmak niyetiyle bir plan hazırladılar. Bediüzzaman’ı “Şeyh-i Nakkaş Camii”ne dâvet edecekler, ilim yoluyla yenerlerse ne ala, yoksa beraberlerinde götürecekleri değneklerle işi zorbalığa dökerek, dayak atacaklardı.

Bu planla herkes kitabıyla birlikte bir de değnek alarak, mezkûr camiye giderler ve Bediüzzaman Hazretleri’ni oraya dâvet ederler. Bediüzzaman ise, bu basit düşünceli hoca ve talebelerin kurdukları planı duyar, o da yanına emaneten bir hançer alır ve doğruca dâvet edildiği camiye gider. Kitablarla birlikte ellerinde sopaları da görünce:

- Efendiler! Bir şeye hayret ediyorum. Kitabların tartışma için olduğunu biliyorum. Ya bu sopalar niye? der.

Mücadele, ilmî tartışmayla başladı ise de, ihtilaf, kavga ve dövüşe dönüşür. Mes’eleden haberdar olan ahali, Bediüzzaman Hazretleri’ni kurtarmaya koşar. Halkın nazarında büyük mevkii olduğu için derhal müdahale ile Üstad Hazretleri’ni onların ellerinden kurtarırlar. Kavganın son bulması için kendisini bir odaya yerleştirirler. Fakat medrese ehline ve talebelerine olan fevkalâde sevgisinden, ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasını temin için kendisi odadan çıkıp ehl-i ilmin işine cahillerin karışmamasını müdafaa eden şu konuşmayı yapar:

- Ben muarızlarım olan talebe ve medrese ehli arkadaşlarım tarafından öldürülsem, telef olsam bile, ehl-i ilmin işlerine avam halkın karışmasını istemiyorum dedikten sonra, muarızı olan talebe ve hocalara da hitaben:

- Gelin beni öldürün, lâkin ilmin izzetini, haysiyetini muhafaza edin! deyip muarızlarına yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe cesaret edip de üzerine yürüyememiştir.

Daha sonra hâdiseyi haber alan Siirt Vâlisi, Üstad  Hazretleri’ne birkaç jandarma göndererek: “İhtilaf ve kavgayı çıkaranları sürgün edeceğini ve kendisini bundan böyle muhafaza edeceğini” tebliğ eder ve vâliliğe kadar gelmesini ister.

Buna karşı Bediüzzaman Hazretleri: “Biz talebeyiz, birbirimizle dövüşürüz, barışırız. Binaenaleyh mesleğimizin dışında bulunan birisinin bize karışması uygun olmadığından gelemeyeceğim. Hata da benimdir” diyerek jandarmaları geri gönderir.[2]

 



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 36

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 37

Şeyh Emin Efendi’yle Görüşmesi

Siirt’ten sonra tekrar Bitlis’e geldi. Bitlis’te bir iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyet’e yakışmadığını onlara hatırlatınca Molla Said’i Şeyh Emin Efendi’ye[1] şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:

– Henüz çocuk olduğundan kâbil-i hitab (konuşulacak biri) değildir, der.

Bu söz Molla Said’e tebliğ edildiği anda, zaten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi’nin huzuruna çıkarak elini öper ve:

– Efendim, beni imtihan ediniz; kabil-i hitab olduğumu ispat etmek isterim, der.

Şeyh Emin Efendi mütenevvi ilimlerden ve en zor mes’elelerden on altı sual tertip ederek sorar. Bediüzzaman Hazretleri bunların hepsine tereddütsüz cevap verdikten sonra, Kureyşî Camii’ne gider, ahaliye vaaz ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said’e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı, vâli, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman’ı şehirden sürer.

Bu defa da Siirt’e bağlı Şirvan Kazası’na gider. Zaten üstün yaradılışlı böyle zatların muarızları pek çok bulunur. Bilhassa ilmî mücadelede mağlup düşenlerden bazı görünüşte hocalar, Molla Said’i ahali nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her şeyini araştırırlardı. Bir gün nasılsa, kazaen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan hasımları, “Molla Said, namazı terk etmiştir” diyerek ahali arasında yaygarada bulundular. Molla Said’den soruldu ki:

– Niçin herkes bunu böyle söylüyor?

Molla Said:

Evet, esassız bir şey âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kötü sözleri. Bunun esas sebebi ise, geceleyin okumayı âdet edindiğim vird-i şerîfi (zikirleri) terk ettiğimdir. İşte âlemin ruhu bu hakikate temas etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip hatayı bu şekilde isimlendirmişler, cevabını verir.

Yine Şirvan’da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi Bediüzzaman’a gelerek:

– Aman efendim, Siirt’e bir çocuk gelmiş, kendisi on dört – on beş yaşında, bütün âlimleri yendi. Şunu yenmek için sizi dâvete geldim, der.

Molla Said de şu dâvete icabet ederek Siirt’e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın hususiyetlerini sorar. O adam:

– Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omzunda bir posteki vardı. Daha sonra talebe kıyafetine girdi ve bütün âlimleri yendi.

Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukuatının, şimdi civar köylerde yayıldığını anlayarak geriye döner.[2]

 



[1]. Şeyh Emin Efendi: Bitlis hanedanından bir zat olan Emin Efendi, seyyidler kafilesindendir. 1900’lü yılların başlarında Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın dâveti üzerine İstanbul’a giderek, orada iki yıl kadar misafir olarak bulunmuştur. Kendilerine Sultan Abdülhamid Han çok alâka ve hürmet göstermiş, Şeyhülislâm olarak İstanbul’da bulunmasını teklif etmişti. Fakat Şeyh Emin Efendi, Sultan’ın bu teklifini kabul etmemiştir. Bitlisli bu büyük âlim l822-l906 yılları arasında yaşamıştır. Son Şahitler, c. 1 s. 28

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 37

Tillo’da İnziva

Bediüzzaman Hazretleri bu arada Siirt’e bağlı, medreseleriyle meşhur Tillo Kasabası’na gitti. Orada bulunan “Kubbe-i Hâsiye” denen tarihî bir kubbeye kapandı. Orada harika olarak “Kâmus-u Okyanus[1] adındaki büyük Arabca Lügatini sin harfine kadar ezberledi. Ne fikre binaen bu kamusu ezberlediği sorulduğunda:

– Kâmus her kelimenin kaç mânâya geldiğini yazıyor; ben de bunun aksine olarak her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus meydana getirmek merakına düştüm” cevabında bulundu. Fakat sonra Mısır’da ilmî bir heyetin, buna benzer bir çalışma yaptığını ve bir eser vücuda getirdiğini duyunca, bu çalışmayı yarıda bırakır.[2]

Mezkûr kubbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu. Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun denildiğinde:

– Bunlarda toplum hayatına sahip olmak ve fevkalâde vazifesine düşkünlük ve çalışma bulunduğunu gördüğüm için, cumhuriyet perverliklerine mükâfat olarak kendilerine yardım etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur.[3]

Yıllar sonra Eskişehir Mahkemesi’nde, mahkeme heyetine aynı hâdiseyi şöyle nakleder: “O zaman şimdi gibi, bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yiyordum. İşitenler benden soruyordular? Ben de diyordum. Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Onların cumhuriyet perverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.

Hulefâ-yı Raşidîn (ilk dört halife), hem halife hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddık-ı Ekber (Ebubekir ra.) Aşere-i Mübeşşere’ye (cennetle müjdelenen on sahabeye) ve Sahabe-i Kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil. Belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâsıyla dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”[4]

Bediüzzaman Hazretleri on dört yaşında icâzet aldıktan sonraki tahsilini, tamamen kendi mütalaa ve çalışmalarıyla sürdürmüştür. Hayatında gördüğü her bir mühim mes’eleyi ezberine alan kuvvetli hâfızasıyla bazen günde bir cild kitabı okuyup bitiriyor ve lüzumlu gördüğü her şeyi hâfızasına alıyordu. Yeni Said devrine girdiği kırk beş yaşına kadar otuz yıl boyunca bu çok yoğun kitab okuma âdetine devam etmiştir.[5]

 



[1]. Feyruzâbâdî’nin bu meşhur Arabca lügatinin asıl adı Kamusu’l-Muhît olup 1200 büyük say­fadan oluşur. Üstad’ın ezberlediği kısım 444 sayfadır.

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 39

[3]. Tarihçe-i Hayat, s. 39

[4]. Osmanlıca Şuâlar, s. 279

[5]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 92

Bediüzzaman Hazretleri Mardin’de

1892 yılında Mardin’e gelen Bediüzzaman Hazretleri, Şeyh Eyyüb Ensârî’nin evine misafir oldu ve Şehide Camii’nde ders vermeye başladı. Ziyaretine gelenlerin bütün sorularını cevaplandırıyordu.

Bir gün arkadaşı Kasım’a “Gel Ulu Cami’nin minaresine çıkıp, etrafı seyredelim” dedi. Beraber minareye çıktılar. Bediüzzaman Hazretleri minarenin şerefesinden sıçrayarak dört santim enindeki demir korkuluğun üzerine çıktı. Kollarını da yanlara açarak dolaşmaya başladı. Kasım, korkusundan gözlerini yumdu. Üstad Hazretleri dönerken bir taraftan da “Kasım! Kasım! Gel korkma, beraber dolaşalım!” diye sesleniyordu. Fakat Kasım korku ve telaşla minareden inerek, manzarayı aşağıda toplanan halka gösterdi. Halk, Bediüzzaman Hazretleri’nin bu cesareti ve korkusuzluğundan hayrete düşmüştü.

Bediüzzaman Hazretleri Mardin’de bulunduğu günlerde Mardin ulemâları evvelce kendisiyle ilmî muarazaya kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar ve Molla Said’i kendilerine Üstad olarak kabul ettiler.[1]

(Mardin’de) Yaptığı ilmî münazaralarda hep üstün gelmişti. Hüseyin Çelebi Paşa, kendisine birçok hediyeler vermek istedi. Fakat Üstad Hazretleri bunları kabul etmedi. Sadece içlerinden “şeşhane” tabir edilen güzel bir tüfeği aldı.

Bediüzzaman Hazretleri ilk siyasî hayatına Mardin’de başlamıştır. Daha on beş yaşındayken İslâm Âlemi’nin problemleri üzerine kafa yormaya başladı. Bilhassa İslâm Âlemi’nin gittikçe parçalanıp birbirinden uzaklaşarak birliğin dağılması onu rahatsız eden en önemli problemlerden biriydi. O yıllarda İslâm siyasetine duyduğu ilgiyi Münazarat adlı eserinde şu sözlerle dile getirir:

İnkılâptan (1908 - 2. Meşrutiyet’in ilanından) on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği (orta yolu) bana gösterdi.”

Yine Divan-ı Harb-i Örfî eserinde, “Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim” diyerek Yavuz Selim’in şu şiirini nakledip İslâm birliği siyasetinin önemine vurgu yapar:

İhtilâf u tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.

İttihadken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağ-dâr eyler beni”[2]



[1]. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı (1919 Baskısı Osmanlıca), s. 22

[2]. Şiirin mânâsı: “İhtilaf ve ayrılık endişesi kabrimdeki köşemde dahi beni huzursuz eder. Düşmanlarımızın saldırılarını def etmenin tek çaresi Müslümanların birliği iken, eğer birlik olmazsa bu hal ateşle dağlanmak gibi beni yakar.”

Namazın Kerâmeti

Mardin’de siyasî hayata karışması üzerine, vâlinin emriyle, elleri bağlı, muhâfız gözetiminde Bitlis’e sürüldü. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, ayağındaki bağların çözülmesini jandarmalara söyler. Jandarmalar kabul etmeyince, demir bağları bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar, bu hali kerâmet sayıp hayretler içinde kalırlar. Teslimiyetle, rica ve istirham ile:

- Biz şimdiye kadar muhâfızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz, derler.

Bir gün Bediüzzaman’a soruldu:

- Bağı nasıl çözdün?

Dedi:

- Ben de bilmem. Fakat olsa olsa namazın kerâmetidir.[1]

Mardin’den sürgün edilmesi hâdisesini kardeşi Abdülmecid Nursî hatıratında şöyle anlatır:

“Mardin’den Bitlis’e Saidü’l-Meşhur sürülürken bu sürgünün muhâfızlarından, jandarma İbrahim namında bir adamla, bir gün Diyarbakır’da kahvede konuşurken şöyle bir hatırasını nakletti:

Genç ve delikanlı Said-i Meşhuru Mardin’den Bitlis’e sürgün olarak götürmeye memur edildim. Bir jandarma arkadaşım daha vardı. Said’i bir ata bindirerek ayaklarını atın karnı altından bağladık. Ve gittik. Yolda “Öğle namazı kılmak için ayaklarımı açın” dedi. Biz açmadık. Kızdı, nasıl yaptıysa bilmiyoruz, baktık ki ayağını açtı, aşağıya indi. Korktuğumuzdan bir şey söyleyemedik. Abdestini aldı, namazını kıldı, yine atına binerek, “Geliniz, kelepçeyi ayaklarıma vurunuz” dedi. Fakat biz bağlamadık, öylece Bitlis’e götürüp vâliliğe teslim ettik.”[2]

Bediüzzaman Hazretleri çok hareketli, verimli ve bazen de böyle sıkıntılı hâdiselerle dolu bir hayat yaşıyordu. Hakkında telaş verici haberler evlerine ulaştığında, anne ve babasının tavırları tamamen birbirinden farklı oluyordu. Üstad Bediüzzaman bu farklı tavırları daha sonra şöyle nakleder:

“Eski zamanda, dağdağalı (gürültülü) hayatımda hakkımda acib havadisler peder ve vâlideme ihbar ediliyordu. ‘Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi’ gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu.

Derdi: ‘Mâşâallah! Oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan bahsediyor.’

Validem ise, onun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu.”[3]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 44

[2]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 61-62

[3]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 138

Bediüzzaman Hazretleri Bitlis Vâlisi’nin Himayesinde

Bitlis’te bulunduğu o sıralarda, bir gün kendilerine vâli ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:

– Bitlis gibi dindar bir memlekette hükümeti temsil eden bir zatın yaptığı bu muameleyi kabul edemem diyerek içki meclisine gider. Evvelâ içki hakkında bir hadis-i şerif okuduktan sonra pek acı sözler söyler; vâlinin vurdurmak için işaret etmesi ihtimaline binaen de bir elini tabancasının bulunduğu yerde tutar. Fakat vâli fevkalâde tahammüllü ve hamiyetli bir zat olduğundan, kat’iyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca vâlinin yaveri genç Said’e:

– Ne yaptınız? Söyledikleriniz, idamınıza sebebdir, der.

Genç Said:

– İdam hayalime gelmedi, hapis ve sürgün zannederdim. Her ne ise, bir münkeri (çirkin işi) defetmek için ölürsem ne zararı var, cevabında bulunur.

Oradan dönüşünde bir iki saat sonra, iki polis vasıtasıyla vâli kendisini istetir. Vâlinin odasına girerken; vâli hürmet ve tâzimle genç Said’i karşılayarak, elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:

– Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim Üstad’ımsın, der.[1]

Bediüzzaman Hazretleri’nin yüksek ilim ve fazilet sahibi olduğunu anlayan Bitlis Vâlisi Ömer Paşa, kendisiyle kalması için ısrarla kendisini konağına dâvet etti. Nihayet Üstad razı olunca, kendisine orada bir oda tahsis etti. Üstad Bediüzzaman burada çeşitli ilimlere dair kitabları mütalaa etmeye ve ezberlemeye başladı.

Bediüzzaman Hazretleri, Bitlis’te kaldığı o sıralarda on altı yaşlarındaydı. O zamana kadar bütün malûmatı kalbine doğan sünûhatlara dayandığı için uzun uzadıya mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman bülûğa erdiğinden mi veyahut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünûhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Bunun üzerine her türlü ilme ait eserleri tetkike koyuldu. Bilhassa İslâm Dini’ne gelen şüpheleri reddetmek için “Metâli”[2] ve “Mevâkıf”[3] gibi eserler ile ulûm-u âliye (آلِيَه) ve â‘liyeye (عَالِيَه)[4] dair kırk kitabı iki sene zarfında ezberledi. (Bu sayı daha sonra yaptığı ezberlerle doksana ulaşmıştır.)

“Mirkat”[5] ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın ezberlemeye başladı. Bilahare eline geçen mezkûr kitabın haşiye ve şerhi ile kendi anlayışını karşılaştırmış, bütün mes’eleler uygun olup ancak üç kelime uymamıştır. Bu üçü hakkındaki anlayışı da âlimlerin beğenisini kazanarak kabul edilmiştir.[6]

Bediüzzaman Hazretleri’ne harika bir hâfıza verilmiş, o da, bu nimete şükür olarak çokça kitab ezberlemişti. Ondaki harika ilmin temelinde, her türlü ilmin esaslarını teşkil eden kitabları ezberlemesinin bulunduğunda şüphe yoktur. Doksan cilt kitab ezberlediğini ve bunları günlük üç saat tekrar ile ancak üç ay içerisinde bitirebildiğini kendisi şu şekilde ifade eder:

Tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve sûretleri ve savtları (görüntü ve sesleri), o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphâne kadar bütün mahfuzatının (ezberlerinin) aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.[7]

Ezber onun hayatında o kadar büyük bir öneme sahiptir ki zamanla âdeta bir meleke, bir alışkanlık haline gelmiştir. “Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için ruhuma yazardım (ezberlerdim). Fevkalâde bir meleke ihsan edildi.”[8]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 44

[2]. Metâliü’l-Envar fi’l-Mantık, Kadı Siraceddin Mahmut el-Urmevî’nin mantık ilmine dair eseridir.

[3]. Adudüddin el-Îcî’nin iman ve akaid esaslarına dair kelâm kitabıdır. Cürcânî’nin buna yazdığı Şerhü’l-Mevâkıf adlı eseri meşhurdur.

[4]. Ulum-ı âliye (عَالِيَه) ile Tefsir, Hadis gibi asıl gaye olan dînî yüce ilimler, ulûm-u âliye (آلِيَه) ile ise sarf, nahiv gibi dînî ilimleri elde etmeye vesile olan alet ilimleri kastedilir.

[5]. Molla Hüsrev’in Hanefî fıkıh usulüne dair bir eseridir.

[6]. Tarihçe-i Hayat, s. 46

[7]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 118

[8]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 341

Bediüzzaman Hazretlerinin Genç Yaştaki İffeti

Hazret-i Üstad’ı misafir olarak konağında ağırlamakta olan Bitlis Vâlisi Ömer Paşa’nın altı tâne kızı vardı. Hanımı da vefat etmişti. Bir gün kızlardan biri bir ihtiyaca binaen Molla Said’in odasına girmek istemişti. Molla Said, kendisini azarlayarak kapıyı şiddetle kapatınca kız da üzülerek geri dönmüştü.

Aynı gün Üstad’ı kıskananlardan biri, hükümette Vâli’nin kulağına şu sözleri fısıldar: “Molla Said’i nasıl evde bırakıyorsun. Evde kızların var ve karın yok. Kendisi genç ve delikanlı, nasıl kabul ediyorsun?” diye vâlinin fikrini bozar.

Vali akşam eve gelirken hemen kızı ağlayarak karşısına çıkar: “Bu odada bıraktığınız Said delidir. Bizi azarlıyor, odaya bırakmıyor” diye Molla Said’i şikâyet eder.[1] Böylece Ömer Paşa’nın kalbindeki vesvese tamamen izale olur.

Kendisi sonraları, Ömer Paşa’nın kızlarına karşı takındığı müttakî ve iffetli tavrını şöyle anlatacaktır:

“Elli beş sene evvel ben, yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te merhum Vâli Ömer Paşa hanesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı adet kızları vardı; üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hanede kaldığımız halde, birbirinden tefrik edip (ayırıp) tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hatta bir âlim misafirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden fark etti, tanıdı. Herkes ve ben de bu hale hayret ederdik. Bana sordular: “Neden bakmıyorsun?” Derdim: “İlmin izzetini muhafaza etmek, beni baktırmıyor.”[2]


[1]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 62-63

[2]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 263

Molla Said’in Üstad ve Şeyhleri

Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine beddua ettiğini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşarünileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Saide iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Saidin en son aldığı ders bu olmuştur.

Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Mehmed Küfrevi Hazretlerini görür. Kendisine hitaben:

- Molla Said; gel beni ziyaret et, gideceğim demesi üzerine hemen gider; ziyaret eder. Ve şeyhin uçup gittiğini görünce, uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hanesinden matem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefat ettiğini haber alır.[1]

Molla Said, Kürdistan meşâyih-i kirâmından Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretleri’nden Tarikat-i Nakşibendiye’yi ve Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî Hazretleri’nden meslek ve muhabbeti ve bilvasıta (aracı ile) Şeyh Fehim Hazretleri’nden[2] ilmi ve Şeyh Muhammed Küfrevî’den son dersini aldığı için bunları fevkalade severdi. Ulemâdan Şeyh Emin Efendi ile Molla Fethullah Efendilere de pek çok muhabbetleri vardı.[3]

Bediüzzaman Hazretleri, burada bahsi geçen üstad ve şeyhleri’nden, daha sonraki yıllarda, çeşitli mektublarında şöyle bahseder:

“Benim silsile-i ilimde en mühim Üstad’ım olan Şeyh Fehim...”[4]

“Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hazret-i Şeyh Muhammed-el Küfrevî...”[5]

“Nakşî Üstad’ım Seyyid Nur Muhammed’dir,[6] Kadirî Üstad’ım Nureddin. Kur’ân üstadlarımdan Nuri...”[7]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 46

[2]. Arvaslı seyyidlerden olup Seyyid Tahâ-i Hakkarî’nin halifelerindendir. Arvas Medresesi’nde talebe okutmuştur. 1896’da Arvas’ta vefat etmiştir.

[3]. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı (1919 Baskısı Osmanlıca), s. 28

[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 209

[5]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 326

[6]. Bu zat büyük Nakşî Şeyhi, Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah Arvâsî Hazretleri’nin oğludur.

[7]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 315

Nur Hizmetine Hazırlanan Bir Kabiliyet

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatının bu anına kadar ve bundan sonraki kısmına bakıldığında dikkatleri çeken bazı hususiyetler bulunmaktadır. Daha küçüklüğünden itibaren, ilmin izzetini korumak adına hiçbir kimseden bir şey almaması, kimsenin minneti altına girmemesi, harama bakmaması, olaylar ve kişiler karşısında gösterdiği harika cesareti, harikulade zekâya ve hâfızaya sahip olması, münazaralarda hep gâlib gelmesi onun sıradan bir insan veya herhangi bir ilim adamı olmayacağını göstermekteydi. İşte Bediüzzaman Hazretleri’ndeki bu haller kendi ifadesiyle ileride yapılacak çok kıymetli bir hizmetin ön hazırlığıydı. Kur’ân’ın feyzinden gelen Risale-i Nur gibi dünyayı nurlandırmaya namzed bir iman hizmetine hazırlık safhasıydı. Üstad bu noktaya dikkat çekerek şöyle der:

“Şimdi bence kat’iyyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım ihtiyar (irade) ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir sûrette ona cereyan (akış) verilmiş; tâ Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemat-ı ihzariye (ön hazırlık çalışmaları) hükmüne geçmiş.”[1]

Ayrıca ileride başlayacak olan bu kudsi iman hizmetini, Üstad Hazretleri gibi onun hemşehrileri dahi bir derece hissetmişler ve farklı hallere girmişlerdir.

“Aziz kardeşlerim!

Risale-i Nur’un zuhurundan (ortaya çıkışından) kırk sene evvel, geniş bir hiss-i kabl-el vuku’ (olmadan önce hissetme), acib bir tarzda; hem bende, hem bizim köyde, hem nahiyemizde tezahür ettiğini şimdi bir ihtar-ı mânevî ile kat’î kanaatim gelmiş.

Ben on yaşında iken, büyük bir iftihar, hatta bazen temeddüh (övünme) sûretinde bir haletim vardı. İstemediğim halde pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime der idim: ‘Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne hususan cesarette çok fazla gösterişin ne içindir?’ Bilmiyordum, hayret içinde idim. Bir-iki aydır o hayrete cevap verildi ki; Risale-i Nur, kabl-el vuku (önceden) kendini ihsas ediyordu. Sen âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss-i kabl-el vuku ile hissedip hodfüruşluk ederdin (kendini överdin).

Bizim Nurs Köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesarette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güya büyük bir memleketi fetheder gibi kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakiki bir ihtar ile (kalbe doğan bir mânâyla) bildim ki: O masum Nurslu insanlar, Nurs Karyesi Risale-i Nur’un nuruyla büyük bir iftihar kazanacak. O vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyü’nü ehemmiyetle tanıyacak diye bir hiss-i kabl-el vuku ile o nimet-i ilâhiyeye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler.

Evet, ben yirmi dört saat evvel hassasiyetimle ve âsâbımın rutubetten tesiriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de; ben ve köyüm ve nahiyem, kırk dört sene evvel Risale-i Nur’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kabl-el vuku ile hissetmişiz demektir.[2]

 



[1]. Osmanlıca Mektubat, s. 255

[2]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 53

Van’daki Müderrislik Hayatı (1895-1907)

İki yıl kadar Vâli Ömer Paşa’nın himayesinde Bitlis’te kaldıktan sonra, Vanlı Hasan Paşa’nın, Van’da bilinip tanınan âlimler bulunmadığından, kendisini dâveti üzerine Molla Said Bitlis’ten Van’a gitti.[1] O sırada on sekiz yaşındaydı. Bundan sonraki yıllarda on iki sene Van’da kalarak kendisine tahsis olunan medresesinde ders verip talebe yetiştirdi.

Molla Said’in bazı hususlarda o civarın âlimlerinden farklı yönleri bulunuyordu. Bu hususlar şunlardır:

1- Kat’iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabul etmemek. Evet, hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve daimî sürgün ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşadığı halde kimseden para ve karşılıksız hediye almadığı, açıkça görülmüştür.

2- Hiçbir âlimden soru sormamak. Yirmi sene zarfında, daima ancak sorulanlara cevap vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: “Ben ulemânın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim.

3- Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan menetmek. Onları da yalnız rıza-yı ilâhî için çalıştırırdı. Hatta çok zamanlar, talebelerinin geçimini kendi temin ederdi.

4- Daima bekâr kalıp evlenmemek ve dünyada hiçbir şeyle bağlanmamak. Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Bu halin sebebi sorulunca “Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir. Saniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhâne nazariyle bakıyorum” derdi.

O zamanda en büyük gâye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmi-ül-Ezhere karşılık Bitlis ve Van’da “Medresetüzzehrâ” isminde bir medrese kurmaktı.

***

Molla Said Van’dayken, aşiretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdahale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhâl barıştırırdı. Hatta hükümetin bile barıştırmaktan aciz kaldığı Şeker Ağa ile Miran Reisi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya:

– Daha tevbe etmedin mi? Diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:

– Seydâ! Ne söylerseniz, sözünüzden çıkmam demiştir.

Mustafa Paşa, at ile para bağışlamak ister. Bediüzzaman reddederek:

– Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bilhassa sizin gibi zâlimden nasıl para alırım? Ve siz galiba tövbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezire’ye ulaşamazsınız, demiştir. Ve hakikaten Cezire’ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.[2]

 



[1]. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı (1919 Baskısı Osmanlıca), s. 29. Bu sırada 1895 senesi olup on sekiz yaşında idi.

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 49

Fen Bilimlerini Tahsil Ediyor

Van’da bulunduğu sıralarda, vâli ve memurlar ile görüşmeleri sonucunda bu asırda, yalnız eski tarzdaki Kelâm ilminin İslâm dini hakkındaki şüphelerin giderilmesine kâfi olmadığına kanaat sahibi olmuş ve fenlerin tahsilini lüzumlu görmüştür.[1]

Bu kanaati elde ettiği o zamanda, müsbet ilimler denilen bütün fenleri incelemeye başlayarak pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe gibi ilimlerin temellerini elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır. Meselâ; bir coğrafya hocasıyla sohbete girişmeden evvel, yirmi dört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını ezberlemek sûretiyle, ertesi gün Van Vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında ona gâlib gelir. Ve yine aynı sûrette bir tartışma neticesinde beş gün zarfında inorganik kimyayı tahsil ederek, kimya muallimiyle tartışmaya girişir ve onu da yener.

Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve düşünceler ve zamanın zarurî ihtiyaçlarını dikkate alarak kendisine mahsus bir ders verme tarzı geliştirir. Bu da dînî hakikatleri asrın anlayışına en uygun yeni izah tarzlarıyla ispat ederek talebelerini aydınlatmaktır.

Merhum Vâli Tâhir Paşa, Avrupa kitaplarını inceleyerek kendisine sorular hazırlayıp sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmaya başladığı halde, cevap vermekte tereddüt etmezdi. Bir gün bu kitapları görür ve Tâhir Paşa’nın bunlardan sorduğunu anlayarak az bir zamanda kitapları okuyarak içindeki bilgileri elde eder.

Bediüzzaman, matematikte harikulâde bir hesap hızına sahipti. Herhangi bir zor problemi, zihninden hemen çözerdi. Hatta matematiğin denklemlere dair “cebir ve mukabele”[2] ilminde bir risale yazmıştı. Tâhir Paşa’nın yanında hesap mes’eleleri tartışma mevzuu olduğunda hesaba dair hangi mes’ele bahsedilse, başkaları ve en mahir kâtipler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve hepsinde daima birinci gelirdi.[3]

Kelam ilminde son asırlarda yapılan çalışmalar, ekseriyetle daha önce yazılmış eserlerin izahını yapmak ve o eserlere dipnotlar düşmekten öteye gidememişti. Fakat diğer taraftan Avrupa’da fen ilerlemiş ve dinsizler bu dinsizliklerini fennî ilimlerle desteklemeye çalışıyorlardı. Hâl-i hazırdaki kelam ilmi bu yönden yetersiz kalmaya başlamıştı. Onun içindir ki İslâm Âlemi’nde yeni ilm-i kelam arayışları başlamıştı. İşte Üstad Bediüzzaman, çok genç yaşta bu ihtiyacın farkına varmış, kısa bir sürede fen ilimlerine de vakıf olmuştur. Böylelikle kelam ilminde yeni bir çığır açan Risale-i Nur Külliyatı’nı te’lif etmek için hazır bir hale gelmişti. Risale-i Nur’un kelam ilminde bir tecdid, bir yenilik oluşu hakkında ileriki sayfalarda tafsilatlı malumat verilecektir.



[1]. Bediüzzaman’ın çok genç yaşındaki bu ilimlere vukûfiyeti, onun istikbaldeki çok muazzam hizmet-i Kur’âniye ve İslâmiyesi için hazırlanmasını temin etmiştir. Bu kanaatini o zaman izhar ettiğinden otuz - kırk sene sonra, İlm-i Kelâmda bir tecdid, bir yenilik yapan Risale-i Nur külliyatının te’lifine Cenab-ı Hak muvaffak eylemiştir. (Tarihçe-i Hayat, s. 46)

[2]. Meşhur matematikçi Harizmî’nin “El-Kitâbü’l-Muhtasar fî Hisâbi’l-Cebri ve’l-Mukabele” adlı kitabı, matematik tarihinde, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yer aldığı ilk eserdir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/El-Harezmi)

[3]. Tarihçe-i Hayat, s. 47-49

Doksan Cild Kitabı Ezberlemesi

Bediüzzaman Hazretleri, Van’da kaldığı zamanlarda Bitlis’te hıfzına almış olduğu kırk kitaba ek olarak elli kitab daha ezberledi. Bu kitablar sadece dînî ilimlerin esaslarına dair kitablar olmayıp, fennî, tarihî, edebî kitablar da bunlara dâhildi.

Bu konuyla alâkalı olarak kardeşi Molla Abdülmecid şöyle der:

“Kur’ân-ı Kerîm’i on beş gün içinde hıfzetti. Kamus’ul Muhitten (Okyanus) altmış satırlık bir sahifeyi bir defa okumakla ezberine alırdı. Evet, bu zat, gerek medrese, gerekse mekteb ilim ve fenlerinden ezberine aldığı metinleri, kitabları unutmamak için, daima ezberinden okuyup tekrarlamaya mecburiyeti vardı. Ezberinde bulunan metinlerin toplamı otuz Kur’ân kadar idi.[1]

Üstad  Hazretleri’nin kendileri de bu konuyla ilgili şunları söylemiştir:

 “Ben gençliğimde Van’da Vâli Tâhir Paşa’nın konağında kalırken, Vâli bana bir oda tahsis etmişti. Ben orada kalırdım. Her gece yatmadan önce üç saat kadar hâfızamdakileri tekrar ederdim. O zaman hakikaten doksan kitabı hâfızama almıştım. Her gece hâfızamdakileri üç saat tekrar etmekle üç ayda bir bu kitabların tekrarını yaparak devrini bitiriyordum. Ben geceleri hâfızamdaki kitabları tekrarlarken, merhum Tâhir Paşa, beni zikir ve evrad okuyor zannedermiş. Cenab-ı Hakk’a şükür kardeşlerim, bütün o mahfuzatım (ezberlerim), Kur’ân’ın hakaikine (hakikatlerine) çıkmak için bana basamak oldular. Sonra Kur’ân’ın hakaikine ulaştım, çıktım baktım ki; her bir âyet-i Kur’âniye kâinatı ihata ediyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’ân bana kâfi ve vâfî (yeterli) geldi.”[2]

Bahsi geçen bu hâdiseler, Bediüzzaman’ın ne denli sağlam bir ilmî temeli olduğunu ortaya koyan vesikalardan sadece bir kaçıdır.



[1]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 147

[2]. Aydınlar Konuşuyor, s. 384

Van Kalesi’nden Düşmesi

Bediüzzaman Hazretleri’nin Van’da başından geçen gayet acaib ve hayret verici bir hâdise de Van’ın meşhur kalesinden aşağı düştüğü halde çok garib bir şekilde ölümden kurtulmasıdır. Öncelikle Hazret-i Üstad’ın bu konuyla alâkalı sözlerini nakledelim;

Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, bin üç yüz on dört, bin üç yüz on beş-on altı (m. 1896-97-98) senelerinde, Van kalesi ki, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz... Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı ilâhî, harika bir imdad-ı gaybî telâkki ettik.”[1]

Bediüzzaman Hazretleri’nin ayakları kayarak boşluğa düştüğü halde üç metrelik bir kavis çizerek o mağaranın kapısına düşmesi, maddi hiçbir imkân ve sebeple izahı mümkün olmayan ancak ilâhî bir korumadır. Van Kalesi’ni, o mağarayı ve Üstad’ın ayağının kaydığı noktayı görenler bilirler ki; kale duvarındaki o mağaraya yandan doğru giden incecik keçi yolu gibi kayadan oyulmuş bir yolu vardı. Eski talebelerinden Vanlı Ali Çavuş’un ve Üstad’ın kardeşi Abdülmecid Nursî’nin anlattıklarına göre; o zamanlar talebeler bu mağaraya giderlerken bu yandaki yoldan giderlermiş. Fakat Bediüzzaman Hazretleri ise, mağaranın üstünden ve tepesinden direk mağaraya iniyormuş. İşte kaleden düşme hâdisesi âdeti olduğu üzere mağaranın tepesinden aşağıya inerken gerçekleşmiş. İnerken ayakları kaymış ve düşmüş. Lâkin kalenin dibine düşmesi gerekirken, üç metrelik bir kavis çizerek mağaranın kapısına düşmüş.

Olayı gören şahitlerden Ali Çavuş’un ifadesine göre düşerken “Ya Gavs-ı Geylânî” diye bağırmıştır. Kardeşi Abdülmecid’in beyanına göre ise “Ah davam” diye bağırmıştır.[2] Bu sözlerin ikisinin de söylenmiş olması ve iki şâhidin bunlardan sadece birini nakletmiş olması da ihtimal dâhilindedir.

 



[1]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 156

[2]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 149-150

Başit Dağı ve Bir Kurt Hatırası

Bediüzzaman Hazretleri Van’da kaldığı vakitler, yaz aylarında zaman zaman Başit Dağı’na çıkardı. Hayatı boyunca hep yüksek yerleri sevmiş olan Üstad  Hazretleri, bu mekânlarda Allah’ın sanatlarını tefekkür edip dersler alırdı. Bir gün Tâhir Paşa’ya, mezkûr dağların başında Temmuz’da bile buz bulunduğunu söyler. Tâhir Paşa itiraz eder ve “Temmuz’da kat’iyen oralarda buz bulunmaz” iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tâhir Paşa’ya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der: “Ey Paşa! Başit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin malûmatında münhasır (sınırlı) değildir, vesselâm.”[1]

Yine Başit Dağı’nda bulunduğu sıralar başına ilginç bir hâdise gelir. Bizzat kendisinin naklettiği hâdise şöyledir:

“Başit namındaki meşhur dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi.”[2]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 148

[2]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 129

Ruhunda Müdhiş İnkılab Yapan Bir Haber

Bediüzzaman Hazretleri Van’da bulunduğu zamanlarda, Vâli Tâhir Paşa ile bazı gazetelerden haberler okurdu. Bilhassa İslâmiyet’i alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van’daki ikameti esnasında, Âlem-i İslâm’ın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Birgün, Vâli Tâhir Paşa’nın gazeteden gösterdiği bir haber, onun hayatında dönüm noktası oldu. Habere göre; İngiltere Sömürgeler Bakanı, mecliste yaptığı bir konuşmasında, elinde tuttuğu Kur’ân’ı göstererek şöyle diyordu: “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ya bu Kur’ân’ı onların elinden almalıyız yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız.

İşte bu müthiş haber, Bediüzzaman Hazretleri’nde tarifin üzerinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas, cesaret ve kahramanlık gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Üstad Hazretleri’nin, bu haber üzerine: Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu gayretle çalışır.[1]

Bu mevzuyla alâkalı olarak bir kısım beyanlarını buraya almak istiyoruz.

“Altmış beş sene evvel bir vâli bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı (sömürgeler bakanı) Kur’ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: ‘Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız, tahakkümümüz (hâkimiyetimiz) altında tutamayız. Ya Kur’ân’ı sukut ettirmeliyiz (düşürmeliyiz) veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istimdad eyledim (yardım istedim). Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir ‘Dârü’l-Fünun-u İslâmiye’ (İslâmî fen fakültesi) tasavvuru (düşüncesi) ile altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan (tam bir baskıdan) ve dalâletin helâketinden (yoldan çıkma tehlikesinden) kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki (İslam milletlerinin arasındaki) uhuvvetini (kardeşliğini) inkişaf ettirmeye (geliştirmeye) iki vesileyi bulduk.”[2]

Buradaki iki vesile, ileride daha geniş bir şekilde ele alacağımız Risale-i Nur Hizmeti ve gerçekleştirmek istediği Medresetüzzehrâ adlı İslâmî üniversite projesidir.

“Cây-ı dikkat ve ehemmiyetli bir tevâfuktur; Risaletü’n-Nur Müellifi bin üç yüz on altı (1898) sıralarında mühim bir inkılâb-ı fikrî geçirdi. Şöyle ki: O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı, yalnız ilimle tenevvür (nurlanmak) için merak ederdi, okurdu ve okuturdu. Birden o tarihte merhum Vâli Tâhir Paşa vasıtasıyla Avrupa’nın Kur’ân’a karşı müthiş bir su-i kastı var olduğunu bildi. Hatta bir gazetede İngiliz’in bir müstemlekât nâzırı demiş: ‘Bu Kur’ân, İslâmlar elinde varken biz onlara hakiki hâkim olamayız. Kur’ân’ın sukutuna çalışmalıyız’ dediğini işitti, gayrete geldi.

Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı (her çeşit ilimleri) Kur’ân’ın fehmine (anlamasına) ve hakikatlerinin ispatına basamaklar yaparak hedefini ve gâye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur’ân’a çevirdi. Ve Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsi (manevî mucizesi) ona rehber ve mürşid ve üstad oldu.”[3]

 



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 51

[2]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 223

[3]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 76

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ'NİN İSTANBUL HAYATI (1907-1910)

Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da

Bediüzzaman Hazretleri, doğudaki on beş senelik medrese hocalığı sırasında bu zamanın yeni bir medrese eğitim sistemine ihtiyacı olduğuna kanaat getirerek Medresetüzzehrâ isimli yeni bir İslâm üniversitesi projesi hazırlamıştı. Bu projeyi padişaha takdim edip anlatmak ve destek almak, hem de doğuda yapılan ilmî çalışmalara dikkatleri çekmek üzere 1907 yılının sonlarına doğru İstanbul’a gitti. O dönemde İstanbul’da İctihat Kütüphanesi sahibi olan Ahmed Ramiz Efendi Üstad’ın İstanbul’a gelişini şöyle anlatır:

“1323 (1907) senesi zarfında idi ki, şarkın yalçın, sarp, demir dağlarının ötesinde güneş gibi doğmuş Said Nursî isminde yaradılış nâdirlerinden sayılan ateşparçası bir zekânın İstanbul ufuklarında görüldüğü haberi etrafa aksetmişti. ...

Hazret-i Said, ‘Ben memleketimde mekteb-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem’ diyordu.”[1]

Bediüzzaman Hazretleri, İstanbul’a gelirken o dönemde Bitlis Vâliliğine getirilmiş olan Tâhir Paşa’nın Üstadla alâkalı Halife Abdülhamid Han’a yazdığı mektubu da beraberinde getirmişti. Bu mektubta Tâhir Paşa, Bediüzzaman’ın doğu âlimleri içerisinde zekâsının harikalığıyla meşhur olduğunu, o havalide ilim noktasında birçok müşkili halleden bir merci olduğunu, padişaha sadık ve halis duacı olduğunu, o zamana kadar saraya giden Kürt âlimleri içerisinde hem güzel ahlak noktasında hem halifeye sadakat noktasında hem de ibadet cihetinde en ileri olduğunu padişaha arz ediyordu. 



[1]. Divân-ı Harb-i Örfî, s. 5

İstanbul Ulemâsını Münazaraya Dâveti

Bediüzzaman Hazretleri, İstanbul’a geldiğinde Şekerci Hanı’na yerleşti. Burası, Fatih Camii yakınlarındaki Malta Çarşısı’nda bulunan yüz odalı bir handır. O devirde yaşayan âlimlerin ve fikir adamlarının yazıhanelerinin bulunduğu ve pek çok ilim erbabının sıkça uğradıkları bir merkez halini almıştı. Bu sebeble, o zamana kadar hep ilimle meşgul olan ve ilmî münazaraları seven Üstad Hazretleri’nin tam aradığı yerdi.

İstanbula gelmeden evvel bir gün Vâli Tâhir Paşa:

– Doğu âlimlerine gâlib geliyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin, demişti. İstanbul’a gelir gelmez âlimleri münazaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sorular soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını tam doğru olarak ve hiç duraksamadan veriyordu.

Üstad’ın bunda iki maksadı vardı. Birincisi, Doğu Anadolu’daki ilim ve eğitim faaliyetine dikkatleri çekmekti.[1]

İkinci maksadı ise, İstanbul’daki medrese ehlini ilmî münazaralara teşvik etmekti. Çünkü talebenin ilme iştahını arttıran münazara noktasında İstanbul’da ciddi bir noksanlığın bulunduğunu tesbit etmişti. Bunu şöyle anlatır:

“İstanbul’a geldim, gördüm ki; sâir şubelere nisbeten medreseler terakki etmemiştir (gelişmemiştir). Bunun da sebebi, kitaba bakarak mes’ele istinbat etmek istid’âdı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş. Ve talebelerde münazara ve sual ve cevabın yokluğu sebebiyle şevksizlik ve atalet gibi bazı halleri netice vermiştir… Ben münazara ile bilfiil (bu) iki noktadan ikaz etmek istiyordum.”[2]

Şekerci Hanı’nda kaldığı odanın kapısına, Burada her müşkil halledilir; her suale cevab verilir, fakat sual sorulmazyazılı bir levha astırdı.

Bediüzzaman’ın genç yaşında böyle istisnasız bütün suallere cevab vermesi ve gâyet iknâ edici ve beliğ ifade ve hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zatı, bir “yaradılış harikası” olarak vasıflandırıyorlardı.[3]

Hasan Fehmi Başoğlu’nun Hatırası

O dönemde Üstad Bediüzzaman’a soru sorarak bu hâdiseye şahit olanlardan biri Hasan Fehmi Başoğlu’dur. Kendisi, Cumhuriyet Devri’nde Diyanet İşleri Müşavere Kurulu âzâlığı yapmıştır. Şekerci Hanı’nda Bediüzzaman’ı ziyaretini ve sorduğu suallere kendisinden nasıl cevaplar aldığına dair hatıralarını şöyle anlatır:

“Ben Meşrutiyette Fatih Medresesi’nde okurken, Bediüzzaman Hazretleri’nin İstanbul’a gelip, bir handa yerleştiğini ve hatta odanın kapısında “burada her müşkil hallolur, her mes’eleye cevap verilir. Fakat sual sorulmaz” diye levha astığını işittim. Bu hale bir türlü akıl erdiremedim. Bediüzzaman hakkında sitayişkâr sözleri mübalağa kabul ediyordum. Ulemâ ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işitince devam eden tavsiyeler üzerine bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Kat’î karar verdim ki; en güç ve en ince mes’elelerden sualler hazırlayıp sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum.

Nihayet bir gece en müşkil ilm-i kelam mes’elelerinden gayet derin ve birkaç kitabta ancak izah ve ifade edilebilen birkaç mevzu seçtim, ziyaretine gittim. Suallerimi sordum. Aldığım cevaplar çok harika ve acip olmuştu. Aynen benim hazırladığım tarzda, sanki akşam beraber imişiz ve kitablara beraber bakıyormuşuz gibi cevaplar verdi. Ben tam tatmin oldum. Ve bizzat anladım ki; onun ilmi, bizimki gibi kesbî değil, vehbî idi. Sonra bir harita çıkararak şarkta darü’l-fünûn açılması icab ettiğini ve bunun ehemmiyetini izah etti.”[1]

Ali Himmet Berkî’nin Hatırası

Temyiz Mahkemesi eski reislerinden Ali Himmet Berkî Bey ise, o zaman şâhid olduğu Üstad’ın bu halini şöyle anlatır:

“Ben o yıllarda Medresetü’l-Kuzat’ta (Hukuk Fakültesi) talebe idim. Talebe arkadaşlar arasında ileri bir derecemiz vardı. Bütün İstanbul’a Bediüzzaman’ın ismi ve şöhreti yayılmıştı. Bütün ilim muhitlerinde herkes ondan bahsediyordu. “Fatih’te bir handa misafireten kalıyormuş, herkesin her çeşit sualine cevap veriyormuş” diye hakkında çok rivayetler duyuyorduk. Talebe arkadaşlarla gidelim diye karar verdik. Bir grup arkadaşla bu meşhur zatı ziyarete gittik. O gün Fatih’te bir çayhanede olduğunu, sorulan suallere cevap verdiğini işittik. Hemen oraya gittik. Çok kalabalık bir meclisi ve sırtında garip bir elbisesi vardı. Bir hoca kisvesi yoktu. Şarkın mahallî kıyafetiyle oturuyordu. Biz yanına vardığımızda Bediüzzaman kendisine sorulan suallere cevap veriyordu. Etrafındaki ilim sahipleri, derin bir sessizlik ve hayranlık içinde dinliyorlardı kendisini. Herkes verdiği cevaptan memnun ve tatmin oluyordu. Felsefecilerden, sofistlerin iddia ve fikirlerine kadar cevap veriyordu. Aklî, mantıkî delillerle onların görüşlerini çürütmüştü. Arabca lügatten herhangi bir kelime sorsanız, hemen cevabını ve mânâsını verirdi. Sonra, kelâmda üzerine kimse yoktu. Bu iki ilimde, bilgisine son yoktu. Arab Edebiyatı, Fars Edebiyatı, Doğu ve Batı Edebiyatına vâkıftı.[2]

Abdullah Enver Efendi’nin Hatırası

 “Ayaklı Kütüphane” olarak bilinen Abdullah Enver Efendi şunları nakleder: “Fatih dersiâmlarından Harbizade Tavaslı Hasan Efendi, âlim ve muhterem bir zattı. Doksan yaşlarına kadar ömür sürdü. Hayatının son günlerine kadar ders okuttu. Bir gün bile vazifeye gitmediği, derse gelmediği görülmeyen kimseydi. Bu zat bütün hocalık hayatında bir gün derse gidememişti. İşte o gün Hasan Efendi talebelerine hitaben; “Bugün derse gelemeyeceğim. Çünkü Şarktan Bediüzzaman lakabıyla anılan bir zat gelmiş. Onun ziyaretine gideceğim” diyerek medreseden ayrılır. Ve Şekerci Hanı’nda Bediüzzaman’ı ziyaret eder.

Ziyaretten sonra medresesine döndüğü zaman talebelerine “Böylesi görülmemiştir. Böyle bir zat nâdire-i hilkattir. Bu zat gibisi henüz gelmemiştir” diye hayret ve muhabbet ile hissiyatını ifade eder.”[3]

 

Şeyh Ali Haydar Efendi’nin Hatırası

İsmet Efendi Dergâhı’nın şeyhi olan bu mübarek zat, Bediüzzaman’a sorduğu suallerle alâkalı olarak talebesi Emin Saraç Hoca’ya şunları anlatmıştır:

“Bediüzzaman İstanbul’a ilk geldiğinde birçok âlimler gibi ben de (ziyaretine) gittim. Kapısında, ‘Burada her suale cevap verilir, kimseye soru sorulmaz’ yazılıydı. Mutavvel’den[4] çok zor bir sual hazırladım. Tereddütsüz ve çok isabetli en doğru cevabı verdi. Gördüğüm en zeki insanlardandır.[5]

Hâfız Hasan Sarıkaya Hoca Efendi’nin Hatırası

Osmanlı son devrinde İstanbul’da tahsil görmüş âlimlerden olan Çankırılı Hacı Hâfız Hasan Sarıkaya’nın Üstâd Bediüzzaman ile ilgili hâtıralarında, oğlu Visalî Bey babasından naklen şöyle anlatıyor:

“(Meşrutiyet yıllarında) Bir gün âlimler Fatih Camii’nin avlusunda bir mevzûu münakaşa ediyorlardı. Fakat hiçbirisi mes’eleyi tatmin edici şekilde halledemiyordu. Tam o sırada, başında külahı, üzerinde şaldan bir elbise, basit bir kıyafetle Bediüzzaman oraya geldi. Ben kendisini önceden tanıyordum.

Bediüzzaman âlimlere: ‘Nedir mevzûnuz, bana da anlatır mısınız?’ dedi.

Üzerindeki basit kıyafeti gören ulemâ: ‘Çoban efendi, senin aklın bu işlere ermez, git işine bak!’ dediler.

Bediüzzaman âlimlerin bu tavrına hiç aldırmadı ve mevzûu öğrendi. Ve âyet ve hadislerle mes’eleyi öyle güzel halledip ortaya koydu ki, âlimlerin ağzı açıkta kaldı. Bediüzzaman’ın ellerini öpmek istediler. ‘Hayır lüzum yok’ deyip oradan ayrıldı.”[6]

Câmiü’l-Ezher’den Şeyh Bahîd Efendi’yle Görüşmesi

Aynı dönemde, Mısır Câmiü’l-Ezher Üniversitesi müderrislerinden meşhur Şeyh Bahîd Efendi[7] İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahîd’den bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahîd Efendi, yanında âlimler hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben:

-Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der.

Şeyh Bahîd Efendi’nin bu sualden maksadı; Bediüzzaman’ın şüphesiz engin bir deniz gibi olan ilmini ve bir ateş parçası olan zekâsını tecrübe etmek değil, belki, geleceğe dair ufkunun genişliğini ve dünyanın gidişatı hakkındaki bakış açısını anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevap şu oldu:

- Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”

Bu cevaba karşı Şeyh Bahîd Hazretleri:

- Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne (az sözle ve belağatli) bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır demiştir.[8]

Üstad Said Nursî, yıllar sonra o günleri bahsettiği bir mektubunda İstanbul’daki âlimlerin sualleriyle karşılaşmadan evvel nail olduğu ilâhi yardımı ve bunun Risale-i Nur’la ilgisini şöyle anlatacaktır:

“Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken yolda -bir-iki mühim- ilm-i kelâm’a ait kitablar elime geçti. Dikkatle mütalaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebepsiz olarak hem ulemâyı (âlimleri), hem mekteb muallimlerini münazaraya “Kim ne isterse benden sorsun” diye ilân ettim. Medar-ı hayrettir ki; münazaraya gelenlerin bütün sordukları sualler, yolda mütalaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes’elelerdi.

Hem feylesofların sordukları sualler, hâfızamda bulunan mes’elelerdi. Şimdi anlaşıldı ki; o fevkalâde muvaffakıyet ve benim de haddimden çok ziyade o hodfuruşluk (gösteriş) ve mânâsız izhar-ı fazilet ise, ileride Risale-i Nur’un İstanbul’ca ve ulemâca makbuliyetine ve ehemmiyetine zemin hazır etmek imiş.”[9]


[1] B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 79

[2] Son Şahitler, c. 1, s. 159

[3] B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 82

[4] Kazvinî’nin ilm-i belağat hakkındaki kitabına Taftazanî tarafından yazılmış şerh olup Osmanlı medreselerinin temel ders kitablarındandı ve dersiâmlık imtihanı bu kitabtan yapılırdı.

[5] Hocalarımız Konuşuyor, s. 113

[6] Son Şahitler, c. 1, s. 188

[7] Şeyh Muhammed Bahîd Efendi 1854 yılında Mısır’ın Asyut Vilayeti’ne bağlı bir köyde dünyaya gelmiştir. Birincilikle mezun olduğu Ezher Üniversitesi’nde müderrislik yapmıştır. Daha sonra uzun yıllar çeşitli şehirlerde kadılık vazifesini sürdürmüş olan Bahîd Efendi, nihayet Mısır Başmüftülüğü’ne kadar yükselmiştir. İslâm’ın sosyal mes’elelere bakışı hakkında muhtelif eserler kaleme alan Muhammed Bahîd Efendi 1935 yılında Kahire’de vefat etmiştir.

[8] Tarihçe-i Hayat, s. 54

[9] Emirdağ Lâhikası-1, s. 55


[1] Tarihçe-i Hayat, s. 52

[2] Âsâr-ı Bediiyye, s. 326

[3] Tarihçe-i Hayat, s. 53

Saraya Sunduğu Dilekçe

Doğu Anadolu’da büyüyüp yetişen ve ilim tahsilini orada tamamlayan Bediüzzaman Hazretleri, o bölgenin ne gibi sıkıntıları olduğunu çok iyi biliyordu. Bilhassa her şeyden daha ehemmiyetli olan eğitim konusunda yaşanan problemleri ve bunların çözüm yollarını tespit etmişti. Bu problemlerin çözüm mercii olan saraya bu sıkıntıları ve çözümlerini bir dilekçe ile beyan etti.

Dilekçesine, doğuda yaşayan insanların halleri her ne kadar hükümetçe malum olsa da ilmî hizmetlere dair bazı taleplerini arz edeceğini belirterek başlar. Bediüzzaman Hazretleri’ne göre hükümet tarafından diğer bölgelerde açıldığı gibi doğuda da mekteblerin açılması şükrana şayan bir durumdur. Fakat bu mekteblerden sadece Türkçe bilen talebeler istifade edebilmekte diğerleri ise bu ehemmiyetli eğitimden mahrum kalmaktadırlar. Ayrıca oraya gönderilen muallimlerin de mahallî dili bilmemeleri çocukların o konularda büsbütün mahrum kalmalarının bir diğer sebebini oluşturmaktadır.

Bu durum ise vahşeti, keşmekeşliği, evham ve şüpheleri netice vermektedir. Doğunun ilmî olarak duraklaması bazı insanlar tarafından oradaki halkın aldatılmasına sebep olmakta, bu hal de hamiyet sahibi insanları ciddi bir şekilde düşündürmektedir.

Bunun çaresi ise, Doğu Anadolu’nun Van, Bitlis, Diyarbakır gibi muhtelif yerlerinde açılacak mekteblerde hem fennî ilimlerin hem de dînî ilimlerin beraber okutulmasıdır. Bu mekteblere hiç olmazsa ellişer talebe bularak yerleştirilmesi ve bunların da tüm masraflarının devlet eliyle karşılanmasıdır.

Böylece eğitim sağlam bir temele bina edilmiş olur. Bu sağlam temelden de birlik ve beraberlik hâsıl olur. Birlik ve beraberlik neticesinde dâhilî ayrılıklar son bulur ve hükümetin önemli bir gücü dâhilî ihtilaflar ile zayi olmayıp, bu güç harice sarf edilir. Adalete ve medeniyete müstahak olan doğudaki insanlar da kendilerindeki cevheri ve istid’âtları bu şekilde gösterebileceklerdir.[1]



[1]. Âsâr-ı Bediiyye, s. 367

Akıl Hastahanesi Macerası

Bediüzzaman Hazretleri’nin her soruya cevap vermesindeki sıra dışı hali, kıyafetinin garip oluşu ve saray ehline karşı cesur ve pervasız tavrı, pek çokları tarafından bu zatın nadire-i hilkat bir deha sahibi olduğunun bir emaresi sayılırken, bazıları tarafından da delilikle itham edilmesine sebep oldu. Belki de bu yolla susturulmak istendi.

Kardeşi Abdülmecid Nursî hatıra defterinde bu mevzuyla alâkalı olarak şunları kaydeder: “Günlerce, haftalarca başarı ile devam eden şu yüksek ilmî münakaşaların sonunda, ‘Bu adam delidir, çünkü her şeyi biliyor.’ diye zavallı Said’i deliler defterine kaydettiler. Din, ilim, maarif, memleket, medeniyet ve insanlık mecnunu olan Said’i tımarhaneye attılar. Tımarhanede iken, muayene için (Padişahın özel kalem dairesi olan) Mabeyn’den bir doktor yanına gönderdiler. Mecnun Said, doktora uzun uzadıya macerasını ve İstanbul’a ne için geldiğini anlatır. Ezcümle doktora der ki:

 ‘Ben değil, memleket, millet hastadır. Onların tedavisi için geldim. Şark memleketi yaratıldığı durumda durmaktadır. Halkı cehalet hastalığında boğulmaktadır. Onları kurtarmak ümidiyle buraya geldim. Burada bu hususta çalışırken cinnet (delirme) ile itham edildim (suçlandım). Hakikaten deliler içine düşen deli olur ki, İstanbul’a geldim, ben de deli oldum’ der.” Üstad Hazretleri Üsküdar Toptaşı Tımarhanesi’ne sevk edilir. Tımarhaneye uzanan bu süreci Bediüzzaman Hazretleri daha sonraları şu şekilde ifade edecektir: “Bitlis vilâyetine tâbi Nurs Köyü’nde doğan ben, talebe hayatımda rastgelen âlimlerle mücâdele ederek, ilmî münakaşalarla karşıma çıkanları inâyet-i ilâhiye ile mağlûp ede ede İstanbul’a kadar geldim. İstanbul’da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek, nihayet rakiplerimin ifsâdâtıyla (bozgunculuğuyla), merhum Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”[1]

Doktorla Olan Görüşmesi

Bediüzzaman Hazretleri’yle sarayın gönderdiği doktor arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Ey Tabib Efendi! Sen dinle. Ben söyleyeceğim. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim; sual olunmadan cevab. Antika bir divanenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme sûretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Tabibe ders-i tıb vermek fuzûlilik. Amma teşhis-i illete yardım edecek noktalar hastanın vazifesidir. Hem de istikbal sizi tekzib etmemek (yalanlamamak) için dinlemenize lüzum görürsünüz. Şu dört noktayı nazar-ı mütalaaya alınız.”

Konuşmasına bu şekilde başlangıç yapan Üstad Hazretleri’ne göre, doktorun kendisini değerlendirirken dikkat etmesi gereken dört nokta şunlardır:

Birincisi: Kendisinin doğuda dünyaya geldiğini, saray ehlince kaba görülen hallerinin doğunun terazisiyle tartılması gerektiğini ve hassas olan İstanbul terazisiyle o hallerin tartılmamasını, aksi takdirde yanlış bir hüküm verileceğini beyan eder. Eğer böyle bir değerlendirme yapılacak olursa doğu insanlarının ekserisinin tımarhaneye sevk edilmesinin lazım geldiğini doktora söyler. Zira doğuda en revaç bulan ahlak, cesaret, nefsin izzetinin korunması, din sağlamlığı ve kalp ile dil arasındaki uygunluktur. Medeniyetin nezaket olarak tarif ettiği bazı davranışlar onlara göre dalkavukluktur.

İkincisi: Elbisesi gibi hallerinin ve ahlakının da diğer insanlara muhalif olduğunu, zamanın ve adetlerin revaç verdiği bazı kötü hasletler mikyas yapılarak kendisindeki hallerin değerlendirilmemesi gerektiğini söyler. Kendisindeki hal ve ahlakın işin hak ciheti göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Mesela, hâdiseler karşısında, “neme lazım başkası düşünsün” demek gibi bir kötü hasletin, görenekle insanlar tarafından güzel bir haslet olarak görüldüğünü söyler. Hâlbuki bu hasletin hakikatte kötü ahlaktan olduğunu, kendisinin böyle bir hasletle vasıflanamayacağını beyan eder. Zira Üstad Bediüzzaman, başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanların problemleriyle ilgilenen bir âlimdir.

Üçüncüsü: Her zaman diliminde normal insanların kabiliyetlerinin üstünde şaz ve nadir olan insanlar olagelmiştir. Nadir ve şaz olan bu insanlar, diğer insanlar tarafından ilk başta cinnet veya boş işlerle uğraşmakla itham olunurken, daha sonraları harikalıklarına hükmedilmiştir. Üstad Hazretleri’nin de birçok noktadaki harikalıklarını cinnetine yoran insanlar, delil ve davalarında tezada düşmüşler. Zira demişler ki: “Divanedir, çünkü her müşkil mes’eleye cevap veriyor. Böyle delil getiren delidir.”

Dördüncüsü: Asabî olan bir adamın bilhassa kendisi gibi sinirli olan birisinin telaş ve hiddet etmesinin zaruri bir şey olduğunu, hele on beş senedir en yüce bir fikrini gerçekleştirmeye bu kadar yakınlaşmışken bundan mahrum kalması sebebiyle telaş ve hiddet göstermesinin gayet normal olduğunu doktora ifade eder.

Konuşmasına, dört noktanın bu mes’elede şüpheye dâvetiye çıkardığını, fakat onları bazı gizli hikmetler ve gayeler için yaptığını beyan ederek devam eder.

Birincisi: Giymiş olduğu kıyafetinin garip olmasıdır. İnsanlara olan bu muhalefetinin sebebi olarak herhangi bir dünyevî maksadının olmayışını, içinin ve dışının bir olup fıtrî bir insan olduğunu ve halkın kıyafetini giyerek milletine olan sevgisini izhar etmek istediğini zikreder. Ayrıca “Garip mânâ, garip lafız içinde olmalı. Ta ki nazar-ı dikkati celb etsin” diyerek kendi şahsında doğudaki ilmî çalışmalara nazarları çekmek istiyordu.

İkincisi: Küçük yaşlardan itibaren âlimlerle yaptığı münazaralar da insanların şüphelerini celb eden bir başka sebebdir. Daha çocuk yaşlarından itibaren âlimlerle münazaralara katılıp onları ilzam etmesi zekâsına, dehasına ve harikalığına hamledilmesi gerekirken, cinnetine dair şüphe olarak telakki edilmesi ne kadar da garip!

Üçüncüsü: İslâm medeniyetini hal-i hazırdaki medeniyetin üstüne çıkarmak için üç önemli ayak olan mekteb, medrese ve tekkeler arasında meydana gelen ihtilafların çözümüne dair yapmış olduğu teklifin fuzûlîlik olarak kabul edilmesidir. Bu çözüme göre mekteblerde dînî ilimler hakkıyla okutulmalı, medreselerde lüzumunu iyice yitiren eski felsefe yerine, fen ilimleri konulmalı ve tekkelerde ilimde derinleşmiş âlimler bulundurulmalıdır.

Dördüncüsü: Bir defasında,Zihnim perişandır” demesidir. Bu sözden maksadının hâfızasına unutkanlık gelmesi, zihnindeki sıkıntı ve tabiatındaki sıkılganlık olduğunu beyan eder.

Şüpheye dâvet eden bir başka sebebi de şöyle izah eder: Normalde 15 sene süren medrese tahsilini üç ayda bitirmesidir. Bu da ya hakikatsizdir; hâlbuki doğudaki ekser âlimler ve insanlar bunun hakikatsiz olmadığının şâhididir. Ya da doktor tarafından cinnet unsuru kabul edilen övünmek ve gururdur. Bu da övünmek ve gururdan ziyade bir devlet adamının sorduğu suale karşı doğru cevap vermek isteyişindendir.[2]

Bediüzzaman Hazretleri özetle yukarıdaki şekilde doktora hitab ettikten sonra doktor raporunu tanzim eder. Raporunda, “Şimdiye kadar İstanbul’a gelenler içerisinde zekâ ve fetanetçe (sağlam anlayış) böyle bir nadire-i cihan (Dünya’da nadir) bulunmuş değildir.” Doktorun bu raporu üzerine Mabeyn’e (Saray’ın özel kalemi) telaş düşer. Hemen Bediüzzaman’ı çarçabuk tımarhaneden tutukevine aldırırlar. Bir an evvel onu İstanbul’dan uzaklaştırmak gayesiyle otuz altın lira maaş, bir miktar da para bağışı hususunda karar çıkartarak Zabtiye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Şefik Paşa ile Bediüzzaman’a



[1] Osmanlıca Şuâlar, s. 530

[2] Âsâr-ı Bediiyye, s. 328

Zabtiye Nâzırı Şefik Paşa İle Görüşmesi

Zaptiye Nâzırı: - Padişah sana selam etmiş. On altun (lira) da maaş bağlamış. Sonra da yirmi otuz lira yapacak dedi. Ve bu seksen altunu da ihsân-ı şâhâne olarak sana göndermiş. Hem sana selâm ediyor dedi.

Cevaben: - Ben maaş dilencisi değilim. Bin (altın) lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim. Milletim için geldim. Hem de bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur (sus payıdır).

Nâzır: - (Padişaha ait) İradeyi reddediyorsun. İrade red olunmaz.

Cevaben dedim: - Reddediyorum. Ta ki padişah darılsın. Beni çağırsın. Ben de doğrusunu söyleyeyim.

Nâzır: - Neticesi vahimdir.

Cevaben: - Neticesi deniz olsa, geniş bir kabirdir. İdam olunsam milletimin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit, hayatımı rüşvet getirmişim. Ne ederseniz ediniz.

Bunu da ciddi söylüyorum; ben isterim ki ebnâ-yı cinsimi (insanları) bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab hizmet etmek içindir. Maaş kapmak için değildir.Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatledir. O da hüsn-ü tesir iledir. O da hasbilikledir, bu da garazsızlık, o da ivazsızlık (karşılıksızlık), o da terk-i menâfi-i şahsiye iledir. Binaenaleyh, ben maaşın kabulünde mazurum.

Nâzır: -Senin Kürdistan’ da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vükela’da (bakanlar kurulunda) görüşülmektedir.

Cevaben: -Acaba maarifi (eğitimi) tehir, maaşı tacil edersiniz (öne alırsınız), ne kaide iledir? Menfaat-i şahsiyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.

Nâzır hiddet etti.

Ben dedim: -Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet faide vermez. Nafile yorulmayınız! Beni nefiy edin (sürgün edin), Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.

Nâzır: -Ne demek istiyorsun?

Cevaben dedim: Sigara kâğıdı kadar ince “nizam” (düzen) namıyla bir perdeyi (baskıcı bir yönetimi) bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata (kaynayan fikir ve hislere) karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla (baskılarınızla) meyyit-i müteharrik (canlı cenaze) gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim. Üstüne düştüm. Giyinme şeklim gibi ahlakım da ağır idi. Bir kere Mabeyn’de yırtıldı, Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm. Orada da yırtıldı. Şekerci Hanı’na düştüm. Orada da yırtıldı, tımarhaneye düştüm. Şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm.

Hâsılı: Siz de o kadar yamacılık yapamazsınız. Ben de incinirim. Hem de Kürdistan’da iken sizi iyi bilirdim. Bu ahval sizin sırlarınızı bana iyi öğretti. Bahusus tımarhâne bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hallere teşekkür ederim. Zira su-i zan makamında (yerinde) hüsn-ü zan ederdim.[1]

Tutukevinde gerçekleşen bu görüşmenin ardından çok geçmeden Bediüzzaman salıverilir. Zira tutukluluğunun devamına sebeb olacak bir suç işlemiş ve mahkemece yargılanmış değildir.



[1] Âsâr-ı Bediiyye, s. 330

Eşref Edib’in Üstad Hakkında Beyanları

Eşref Edip Osmanlı’nın son devrinde yetişen fikir adamlarındandır. Meş­hur Sı­rat-ı Müstakîm ve Sebilürreşad dergilerini çıkartmıştır. Üstad Bedi­üz­za­man’ın İstanbul günlerine dayanan yakın bir dostlukları vardı.

Yeni İstiklal gazetesinde yazdığı “İslam düşmanlarının tertiplerini ortaya çıkarmak vazifemizdir” başlıklı yazı dizisinde[1] Bediüzzaman Hazretleri’nin o dönemde yaptığı hizmetlerinin bir şâhidi olarak tımarhâne macerası ve sebebleri hakkında şunları kaydeder:

Padişah başta olmak üzere hiçbir zaman, hiçbir kimse, onun en küçük hıyanetine kâil olmamıştır (söylememiştir). Onun fazlını, hamiyetini takdir etmiştir. O, şark vilayetlerinde mekteb-medrese açtırmak, maarifi canlandırmak için İstanbul’a gelmişti. Çok hürriyetperver, yüksek cesaret-i medeniye sahibi bir zattı. Zamanın ahvalini göz önüne getiriniz. Namık Kemallere, Ziya Paşalara ve diğer hürriyetçilere karşı sarayın aldığı tavır ne idi? Merhum Üstad Bediüzzaman ise cesaret ve şehamette, hamiyet ve hürriyetperverlikte onlardan çok daha ileri idi. Onun bu hürriyet mücadelesine karşı ilim ve fazlına hürmeten saray da çok müsamahakâr davrandı. Fakat mücahedesinin önüne geçmek mümkün olmadı. Gençliği, taşkın ve ateşîn bir zekâ, hürriyet aşkı, mücadeleci ruhu diğer hürriyetperverlerin maruz kaldığı âkıbetten onu koruyamadı.

Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti (kahramanlığı), o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda, onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman fermâ (sözlerinin mutlak emir) olduğu, mutlak bir kudrete sahip bulunduğu bir zamanda, şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cüret göstermesi, hayret ve taaccüple telakki edileceği (karşılanacağı) tabii idi. Halka köle nazarıyla bakan müstebid (baskıcı) paşalar “Bu kadar cesaret akıl kârı değildir” diye onu tımarhaneye sokmaktan başka, kendileri için halas (kurtuluş) ve rahat göremediler. İşte tımarhaneye gönderilişi bu şekilde olmuştur.

Hastahanede doktora söylediği sözler, doktoru hayrette bırakmış, doktor, onun zekâ ve irfanına, celadet ve şehametine hayran olmuş, ne için gönderildiğini anlamış, kendisine zamanın nezaketini hatırlatmış, itidal tavsiye etmiş ve özür dilemiştir.

Evet beyefendi! Deli dedikleri, işte bu adam, bu deli aslan! Şimdi nefs-i âlinize (yüksek nefsinize) kıyas buyurunuz. Bu vaziyette siz olsaydınız seksen altın ihsan-ı şahaneyi, on ve otuz altın maaşı kabul eder miydiniz? Ve Zaptiye Nâzırı ferman fermâ Şefik Paşa’nın eteğini öper miydiniz? İşte onu yapamayan adama dün de deli derler, bugün de!

Şimdi ne padişah kaldı, ne nâzır paşa! Fakat gönüller sultanı yaşıyor.

Zindanlar, hastahaneler, tımarhaneler, hapishaneler, baskılar, zehirlemeler, enva-i zulümler, cisimleri demir çember içine alabilir, fakat gönüllere hâkim olamaz. Takvâ sahiplerine mahsus olan bu âkıbet öyle bir fazl-ı ilâhîdir ki, Cenab-ı Kâdir-i Mutlak bunu ancak dilediğine ihsan eder.



[1] Bu yazı dizisi Aralık 1965 ile Mayıs1966 tarihleri arasında yayınlanmıştır.

Bediüzzaman’ın İstanbul’daki Siyasî Hayatı

Said Nursî Hazretleri’nin İstanbul’da kaldığı dönem, siyaseten bir devrin kapandığı, yeni bir devrin başladığı çok hareketli bir zamandı. Çok partili siyasî hayatın başladığı bu yeni döneme şahitlik eden Bediüzzaman Hazretleri, İslâm’ın gelişip güçlenmesine hizmet etmek için bu dönemde yoğun bir mücadele içerisine girdi. Siyasî mitinglere katıldı, gazetelerde meşrutiyetin ve siyasetin İslâm’a hizmet etmesini teşvik eden makaleler yayınladı. Bu makalelerde; “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” gibi gayet veciz ve anlamlı ifadelerle insanları irşada çalıştı.  Toplumda birlik beraberlik ve İslâm ahlakının gelişmesi için kurulan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin (derneğin) kurucuları arasında yer aldı.

Meşrutiyetin ilanından sonra başlayan düşünce özgürlüğü havasından istifade ile Selanik’te okuduğu nutuk ve Ayasofya Camiindeki hitabesi gibi Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde de nutuklarda bulunarak “meşru dairedeki meşrutiyetin” ehemmiyeti hakkında aydınlatıcı konuşmalar yaptı. Şeriat ve Sünnet-i Seniyye dairesinde yaşamanın ehemmiyetine dair gazetelerde makaleler yayınladı.

Bir defasında dinleyici olarak katıldığı bir konferansta başlayan kargaşayı, bir koltuğun üzerine çıkarak yaptığı etkili bir konuşma ile dindirmiştir. O günün şâhidlerinden Süleyman Çapanoğlu bu hâdiseyi ve Üstad’ın yatıştırıcı konuşmasını şöyle naklediyor:

“Mizan gazetesinin sâhibi ve baş yazarı tarihçi Murat Bey, Şehzadebaşı‘nda, Ferah Tiyatrosu’nda, İttihad ve Terakkî idaresiyle Roma devletinin mukayesesi için verdiği ‘Romalıların yükselme ve alçalma sebepleri’ adlı konferansında, İttihad ve Terakki‘ye karşı giriştiği tenkidler sebebiyle, salonu dolduran İttihadçıların gürültü çıkararak, hakaret ve sövme ile konferansını yarıda bıraktırmaları ve kendisinin tekrar kürsüye çıktığı takdirde tabanca çekilerek mâni olunacağını bildirmelerinden sonra, dinleyicilerin iki grup halinde birbirine girdiği, itişme ve kakışmaların başladığı sırada; birden bire bir yay gibi fırladığı koltuğun üzerinde gür bir ses ile: ‘Ya Eyyühel Müslimîn!’ diye söze başlayarak, salona bir anda hâkim olduktan sonra; konuşma hürriyetine saygı göstermek lâzım geldiğini bir hatibin sözünün kesilmesinin ayıp olduğunu ve terbiye sınırlarının dışına çıkmanın, Meşrutiyet ve Hürriyeti ilan etmiş bir millet için utanılacak bir hareket olduğunu, İslâm Dini’nin fikre saygı göstermeyi emrettiğini; sözlerini âyetlere, hadislere isnad ettirerek; İslâm tarihinden örnekler vererek; Hazret-i Muhammed (asm)’ın müşaverelerini ve irşadkâr sözlerini ve hitabelerini şâhid tutarak, terbiye ve nezaket dairesinde dağılmalarını tavsiye etti.

O bütün külhanbeyleri, şirretler veya yaygaracılar süt dökmüş kedi gibi dağılması, hâlâ hafızalarda yaşar.”[1]

Medrese talebelerinin askere alınma kararını protesto için yaptıkları mitingde oluşan gerilimi, yürüyüş yapan talebelerin önlerine geçerek yaptığı bir konuşma ile teskin etmiştir.

“Bediüzzaman’ın İstanbul’daki hayatı, bir derece siyasîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyet’e hizmet edilecek, diye kanaat besliyordu. Siyasî hayata karışması, İslâmiyet’e hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türkler’e daima muhalefette bulunarak:

- Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır, diye muhalefet etmekten çekinmiyordu.

Hürriyetten sonra mücahid arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ni kurmuşlar, cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hatta Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dâhil olmuştu.

Hürriyeti yanlış anlamamak ve meşrutiyeti şeriata uygun olarak uygulamak lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dînî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitabelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar beliğ ve ikna ediciydi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki millî uyanışı, Anadolu ve Asya’nın dünyevî saadetinin başlangıcı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için şeriatın emirlerine uymanın zarurî olduğunu söylüyordu. ‘Eğer meşrutiyeti hürriyet-i şer’iyye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, baskıcı bir idareye yerini terkedecek’ diye ihtar ediyordu.”[2]

Yeni Said’e geçip siyaseti terk ettiği yıllarda Bediüzzaman Hazretleri, o zamanki bu siyasî çalışmaları hakkında şunları söyleyecektir:

“Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude (boşuna) yoruldu. Ve gördü ki; o yol meşkûk (şüpheli) ve müşkilâtlı ve bana nisbeten fuzuliyane, hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı (tehlikeli) bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına âlet olmak ihtimali var.”[3]

Yine o dönemde siyasete girmesinin sebebi ve daha sonra siyeseti terk etmesi hakkında şu açıklamaları yapar:

“Ey kardeşlerim! Kırk beş sene evvel Eski Said’in bu dersinden (Hutbe-i Şamiye’den) anlaşılıyor ki; o Said siyasetle, ictimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve der idi ki: Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim. Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil (karşılık), o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyet’in hakaikına (hakikatlerine) bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.

Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların garblılaşmak (batılılaşmak) bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset, dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı.

İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir (düşürmektir), büyük bir cinâyettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü: Bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine muvafık (uyan) bir münafığı hararetle sena etti. Siyasetine muhalif bir sâlih hocayı tenkid ve tefsik (fıskla itham) etti.

Eski Said ona dedi: Bir şeytan senin fikrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lanet edeceksin. Bunun için Eski Said (Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım) dedi otuz beş seneden beri siyaseti terk etti.”[4]

Bununla birlikte, Hazret-i Üstad’ın o zamanki siyasî faaliyetleri, devletin yapısını, siyasî hayatı, partici siyasetin mü’minler arasında nasıl tefrikaya sebeb olduğunu ve İslâm toplumunun asırlardır biriken ictimaî yaralarını en yakından, Osmanlı Cihan Devleti’nin payitahtı olan İstanbul’dan görüp anlamasına sebeb oldu. Bu müşahedeler, onun ileride başlayacağı Risale-i Nur’la imana hizmetinde çok önemli temel taşlarından olacaktır.



[1]. B. T. Said Nursî, s. 110

[2] Tarihçe-i Hayat, s. 55

[3] Osmanlıca Mektubat, s. 51

[4] Osmanlıca Mektubat, s. 453

İttihad-I Muhammedî Cemiyeti’ne Dâhil Oluşu

Meşhur 31 Mart hâdisesinden bir hafta önce İstanbul’da İttihad-ı Muhammedî adında bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyetin gayesi, Osmanlı’daki Müslüman milletlerin ahlaken terakkilerini sağlamak ve bunun yegâne vesilesi olan Kur’ân ve şeriata uymaya insanları teşvik etmekti. Siyasî bir parti olmayan bu cemiyetin gayesi, meşrutiyetin ilanından sonra başlayan farklı siyasî cereyanlar arasındaki kutuplaşmaların önüne geçecek çalışmalar yapmak ve Müslümanlar arasında birlik beraberliğe hizmet etmekti. Bediüzzaman Hazretleri bu cemiyete dâhil oldu ve açılış için Ayasofya’da tertib edilen mevlid töreninde ateşli bir konuşma yaptı. Ayakta verdiği bu hitabesinde, içinde bulundukları meşrutiyet yönetiminin şeriata uygun şekilde tatbik edilmesinin lüzumu üzerinde durarak bir kısım siyasî ve sosyal mes’elelere temas etti. Üstad, Divan-ı Harb-i Örfî isimli o dönemde neşrettiği bir kitabında bu çalışmalarını şöyle sıralar:

“Ayasofya’da, Beyazıt’ta, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ (bütün âlim­lere) ve talebeye hitaben müteaddid (pek çok) nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin (meşrutiyetin anlamının) münasebet-i hakikiyesini izah ve şerh ettim. Ve mütehakkimâne istibdadın (baskıcı yönetimin), şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim.”[1]

Bu cemiyetin kuruluşunda Volkan Gazetesi öncülük etmişti. Bediüzzaman Hazretleri bu gazetede yazdığı makalelerle cemiyetin maksadları hakkında bilgiler vermiştir. Bir hafta sonra patlak verecek olan 31 Mart hâdisesi sonrasında pek çokları gibi o da tutuklanarak hapse atılmış ve cemiyet bünyesindeki faaliyetlerinden dolayı sorguya çekilmiştir.



[1] Divan-ı Harb-i Örfî, s. 14

İttihad-I Muhammedî Cemiyeti’ne Dâhil Oluşu

31 Mart Hâdisesi

Meşrutiyet ilan edilip de İttihad ve Terakki Hükümeti’nin başa geçmesinden henüz sekiz ay geçmişti ki İstanbul’da büyük bir isyan patlak verdi. Rûmî tarihle 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) günü başlaması itibarıyla bu isyana 31 Mart hâdisesi denilir. Hâdise, meşrutiyet hükümetinin bazı beceriksizlikleri, keyfi uygulamaları, hürriyet maskesi altında uyguladıkları şiddetli baskı, bazı önemli fikir adamlarının üst üste siyasî cinayetlere kurban gitmesi ve şeriata muhalif hareketlerin yaygınlaşmasının toplumda meydana getirdiği tepkiler neticesinde başlamıştır. Meşrutiyetin ilanıyla kurulan siyasî cemiyetlerin tefrikayı arttırıcı hareket ve beyanları ile gazetelerin toplumdaki gerilimi arttıran yayınları da isyanı besleyen sebebler arasındadır.

Hâdise, meşrutiyeti korumakla vazifeli askerlerin isyan ederek Ayasofya meydanında toplanmalarıyla başlamıştır. Halkın iştirakiyle büyüyen kalabalık, meclisi kuşatarak İttihad Terakki Partisi Hükümeti’nin zorla vazifeden indirilmesi ve meclis başkanının azledilmesi gibi taleplerde bulunmuş, bu arada bir kısım insanlar da öldürülmüştür.

On bir gün boyunca her kesimden insanın katılımıyla devam eden bu büyük kargaşa, 24 Nisan 1909 tarihinde Selanik’ten çağrılan Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişiyle bastırılmıştır. İsyana karışan pek çok insan hapislere doldurulmuş, bir kısmı da idam edilmiştir. Aslında isyana hiçbir katkısı olmayan devrin sultanı Abdülhamid Han, isyanın perde arkasında rol sahibi olmakla itham edilerek vazifeden azledilmiştir.

 31 Mart Hâdisesi

İsyan Eden Askerleri İtaate Getiren Nutuk

Bediüzzaman’ın Otuz Bir Mart hâdisesini yatıştırmak için yaptığı en mühim hizmetlerden birisi isyanın dördüncü gününde, Harbiye Nezareti’nde bulunan sekiz tabur askerin önüne çıkıp yaptığı konuşmayla onları itaate getirmesidir. Aynı hitabeyi makale sûretinde gazetelerde de neşrederek İstanbul’un çeşitli yerlerinde isyana iştirak etmiş olan askerlere ulaşmasını da temin etmiştir. Bediüzzaman’ın bu nutku şöyledir:

“Ey asakir-i muvahhidîn (Ey Allah’ın birliğine inanan askerler)! Fahr-i Âlem’in (asm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü’l-emre (idareciye) itaat farzdır. Ulü’l-emriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir (subaylarınızdır). Askerlik ocağı cesîm (büyük) ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik (âsilik) etmekle, bütün fabrika herc ü merc (darmadağın) olur.

Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve mâden-i istimdâdıdır (yardım kaynağıdır).

Sizin iki müthiş istibdadı (baskıyı) kansız ve def’aten (birdenbire) öldürmeniz hârikulâde olduğundan ve şeriat-ı garrânın iki mu’cize-i garrâsını (parlak mucizesini) izhar ettiğinizden (gösterdiğinizden), zaifü’l-akide (inancı zayıf) olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve şeriatın kudsiyetini iki burhan (delil) ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehit verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz’ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatinizin tenakusu (noksanlaşması), ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziyenin (vücud ısısının) tenakusu gibi, mevti intaç eder (ölümle sonuçlanır).

Tarih-i âlem serâpâ (baştanbaşa) şehadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz böyle sizi uhdenizde (üzerinizde) olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men edecektir. Siyaset düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz (düşünme duygunuz) hükmünde olan zabitleriniz ve ûlülemirlerinizdir.

Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat (tam bir fayda) olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de (itaatte) tereddüt câiz değildir. Ef’âl-i hususiye-i nâmeşrua (şahıslara ait gayr-ı meşru hususî fiiller), san’attaki meharet ve hazakate münafi (ters) değildir ve san’atı menfur (nefret edilen) etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz.

Kezalik (onun gibi), fenn-i harpte tecrübeli ve o san’atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü’l-fikir (fikri aydın) zabitlerinizin bazılarının cüz’î nâmeşrû harekâtı (hareketleri) için itaatinize halel (zarar) vermeyiniz. Zira fenn-i harp mühim bir san’attır. Hem de sizin kıyamınız (ayaklanmanız), şeriat-ı garrâ, yed-i beyzâ-yı Musa (Musa as.’ın beyaz eli) gibi, sâir sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr (fikirleri ayrıştıran) olan cemiyetleri bel’ etti (yuttu). Sâhirleri (sihirbazları) de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalib olur (döner). Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lâkin terakkiler (ilerlemeler) için Avrupa’nın istibdad-ı mânevîsi (mânevî baskısı) altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal (ölçülü davranmak) lâzımdır. Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın askerler!”[1]



[1] Osmanlıca Mektubat, s. 483

Divan-I Harbde Yargılanması

Bediüzzaman Hazretleri, isyanın başladığı gün Sultan Ahmed Meydanı’na giderek hâdiseyi üç dakika kadar uzaktan izlemiş, o kargaşada hiçbir sözün fayda etmeyeceğini anlayarak orayı terk etmişti. Bununla birlikte, başta Volkan, Serbestî ve Mizan gazeteleri olmak üzere zamanın bütün gazetelerinde makaleler neşrederek isyan eden askerleri itaate dâvet etmiş, bu şekildeki isyanlarının şeriata muhalif olduğunu bildirmiştir. Dördüncü gün isyan eden sekiz tabur askerin bulunduğu Bab-ı Seraskeri’ye giderek onlara bir nutukta bulunmuş ve bu konuşma üzerine askerler isyanı terk etmişlerdir. Bir hafta kadar İstanbul’da yatıştırıcı faaliyetlerde bulunan Said Nursî Hazretleri, durumun nazikleşmesi üzerine geçici olarak İstanbul’dan ayrılarak İzmit’e gider.

Bediüzzaman’ın bütün bu asayişi muhafaza ve fitnenin önüne geçme çabalarına rağmen, “Volkan Gazetesi’ndeki yazılarıyla insanları isyana teşvik ettiği” suçlamasıyla Divan-ı Harb-i Örfî namındaki isyancıları cezalandırmak üzere kurulan mahkemeye verildi. Hakkında çıkarılan yakalama kararı üzerine 18 Nisan’da İzmit’te tutuklanarak İstanbul’a getirildi ve bir ay boyunca, şu an İstanbul Üniversitesi içinde bulunan bir binada diğer tutuklularla birlikte mahpus kaldı.

Bir ay tutuklu kaldıktan sonra, 23 Mayıs 1909’da yapılan ilk duruşmadaki cesur ve ateşli müdafaasının ardından hemen o gün tahliye edildi. Ertesi gün yapılan ikinci duruşma sonrasında suçsuzluğunu tamamen anlayan hâkim heyeti ittifakla beraatına karar verdi. İlk günkü mahkeme esnasında, idam olunmuş on beş mahkûm pencereden görünür bir vaziyette iken, mahkeme reisi Hurşid Paşa’nın:

- Sen de şeriat istemişsin?[1] diye sormasına binaen Bediüzzaman:

- Şeriatın bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz (katıksız adalet) ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil! Diye cevap verir.

Daha sonra o güne kadar İstanbul’da asayişi sağlamak ve toplumun ıslahı namına yaptığı on bir buçuk hizmetini, “Demek bunları yapmakla cinayet etmişim ki burada yargılanıyorum” sitemi ile on bir buçuk cinayet başlığı altında sıralar.



[1] Osmanlı Devleti, şeriat kanunları ile idare olunduğu halde reisin böyle demesi, “sen de şeriat isteyerek halkı isyana teşvik etmişsin” anlamında olsa gerektir.

Aşiretleri Ziyaret Ve İrşad

Bediüzzaman Hazretleri Van’a döndükten birkaç ay sonra, Temmuz ayının ortalarına doğru meşrutiyetin içyüzünü bölge insanına bildirmek ve hürriyeti anlatmak için tekrar yollara düştü. Evvelen, Kuzey Irak’taki Ertuş bölgesi aşiretlerinden, Küdan ve Mamhuran gibi büyük aşiretlerden başlayarak Doğu ve Güneydoğu şehirlerinin çoğunu dolaştı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bir taraftan siyasetçilerle, diğer taraftan halkla ve aşiretlerle sohbetleri gayet dikkat çekicidir. Bütün bunlarda, bu zatın yegâne azim ve gayesinin İslâmiyet nurunun ve Kur’ân hakikatlerinin dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de bir dellâl-ı Kur’ân vazifesini bütün hayatında îfâ ettiği görülmektedir.[1]

Üstad  Hazretleri, Van’dan başlayarak Hakkâri, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Urfa’ya kadar uzanan bu seyahatinde, insanlara sosyal, medenî ve ilmî sohbetler yaparak onları irşada çalıştı. Ulemâ ve aşiret reislerine meşrutiyeti ve hürriyeti anlattı. Bu seyahatleri ve dersleri esnasında kendisine sorulan suallere verdiği cevapları  “Münazarat” ismini verdiği bir risalede toplayarak kitab haline getirdi. Yine bu seyahatler sırasında “Muhakemat” [2] isimli ikinci bir eser vücuda getirdi.

Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat’ın mukaddime kısmında bu iki eserin niçin ve nasıl te’lif edildiklerini şöyle haber veriyor:  

“Şu Saykalü’l-İslâm (Muhakemat Risalesi) ve Ekrâd Reçetesi (Münazarat Risalesi) olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi (yetiştirici kabiliyeti) fevkalâde neşv ü nema vererek (büyüyüp gelişerek), kırk elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere (büyük bir ağaç) oldu, hem meyve verdi.

Evet, öyle bir vakitte vücuda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşinine (sert eline) fırlatıyordu. Onlar da beni sahraların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye, şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazen rüzgâr vurup, derelerin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı Başit Dağı’nın[3] yemişidir. Bir taifesi Ferraşin Ovası’nın[4] meyvesidir. Bir miktarı Beytüşşebab[5] deresinde kırmızılaşmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit, zaman kısa, mekân vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş (karışık), vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur…”

Yine “Münazarat” eserinin önsözünde, yazılış sebepleri hakkında şöyle denilmektedir: “Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki: Meşrutiyeti gayet garip bir sûrette telakki etmişler (anlamışlar). Her tarafın şüphe ve sualleri ağleb (çoğunlukla) bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte teşhis-i maraz (hastalığı teşhis) için miftah-ı kelamı (söz anahtarını) onlara verdim, dedim: Siz sual ediniz, ben de ona cevab vereyim. Onlar istihsan ettiler (beğendiler). Zira Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet perveranelerine binaen, dersi münazara ve münakaşa sûretiyle okuyorlar. Onun içindir ki, medreseleri küçük bir meclis-i meb’usan-i ilmiyeyi andırıyor.

İşte, tâmîmen lil-faide (faideyi yaymak için), suallerini cevablarımla musafaha ettirerek şu kitabı yazdım. Ta birbirine muavenette (yardımda) bulunsun. Hem de görmediğim Ekrâd (Kürdler) ve emsaline şu kitab bana bil-vekale onlarla konuşarak cevab versin. Hem de lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen sual etsin. Elhasıl: Şu kitab, tarafımdan cevab, onların cânibinden sual etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem siyaset tabiplerine teşhis-i illete hizmet ile muvazzaftır…[6]

Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşık iki ay süren doğu seyahati programında Şam’a kadar gitmek vardı. Bu yolculukta birçok şehri dolaşarak Diyarbakır’a geldi. Sâir şehirlerde olduğu gibi burada da toplantılar tertipleyerek âlimleri ve halkı birçok konularda bilgilendirmeye çalıştı. Burada üç dört gün kaldıktan sonra Urfa’ya geçti.

Üstad  Hazretleri, Urfa’da kaldığı günler içerisinde bir taraftan Urfa medreseleri ve âlimlerini ziyaret etti, diğer taraftan da yakın köy ve nahiyeleri dolaşarak oralardaki insanlarla sohbetler etti. Urfa’dan ayrılmadan önce, Yusuf Paşa Camii’nde halka hitab eden bir sohbet yaptı. O sohbete iştirak eden yaşlı bir zat, bu hâdiseyi şöyle nakleder:

“Caminin eyvanına bir masa ve bir sandalye konulmuştu. Bediüzzaman sandalyeye oturup, gümüş saplı kamçısını masaya uzatmış, dirseğinin birisini masaya dayayıp eliyle alnını tutmuş düşünüyordu. Camiin eyvanları, avlusu, damları tıklım tıklım dinleyicilerle doldu. Bediüzzaman bir ara başını kaldırdı ve gözleriyle gelen dinleyicileri süzdü ve sonra konuşmasına başladı. Konferansın mevzuu da her bir Müslüman’ın bizzat İslâm dinini bilmesi, dünya hadisatından olup bitenleri öğrenip anlaması, havalecilik, nemelazımcılık yapmaması hakkında idi. Mevzuu aydınlatma bakımından bir misal getirdi, dedi ki: “Ben Suruc’a gittim, köylünün birisinden bir şey sordum. O dedi ki: ‘Ben bilmem, bizim ağamız bilir’. Ben de ona dedim ki; senin aklın ağanın cebindedir. Öyle ise, ağanın cebindeki aklınla konuşacağım.”[7]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 80

 

[2]. Münazarat ve Muhakemat eserleri 1911 senesinde İstanbul’da basılmıştır. Bu eserlerden Münazarat, hususan meşrutiyet ve hürriyet hakkında ve o devrin siyasî toplumsal hayatına dair pek çok soru ve cevabları içine alır. Son kısmında ise Üstad’ın Medresetüzzehrâ isimli eğitim projesini anlatır. Muhakemat ise, tefsir ilminin bir mukaddimesi sayılır. Bu noktadan Hazret-i Üstad, Muhakemat’ı daha sonra yazacağı İşârâtü’l-İ’câz tefsirinin bir girişi olarak kabul eder.

 

[3]. Başit, Van merkeze 25 km. mesafede bir dağın ismidir. Üstad Hazretleri, Van’da yaz zamanlarını, bu dağın yaylalarında geçiriyordu.

 

[4]. Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine bağlı olan Ferraşin Köyü’nün, şu andaki ismi Yeşilöz’dür.

 

[5]. Şırnak’ın Irak-Suriye sınırındaki bir ilçesidir.

 

[6]. Âsâr-ı Bediiyye, s. 403

 

[7]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 337

 

Bediüzzaman Şam’da

Bediüzzaman Hazretleri, Urfa’dan ayrıldıktan sonra, 1911 yılının kış mevsimine doğru Şam’a ulaşır. Burada, Mevlâna Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’nin türbesinin yakınlarında, Salihiye mahallesinde kalır. Kısa bir zaman sonra Şam ve yöresindeki âlimler,  Bediüzzaman Hazretleri’nin geldiğini duyarlar ve grublar hâlinde kendisini ziyaret etmeye başlarlar.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Şam’a gittiği senelerde birçok insan, Müslümanların her alanda mağlup olmasından dolayı büyük ümitsizlik içindeydi. Osmanlı’nın sarsıldığı, yer yer isyanların ve kopmaların başladığı o karanlık günlerde, Anadolu’da olduğu gibi Şam’da da halk bir ümit, bir ışık arıyordu. İctimai problemleri ve çıkış yollarını çok iyi bilen Üstad  Hazretleri, Şam’da kaldığı yaklaşık beş aylık süre içerisinde,  gerek camilerde ve gerekse misafirhanesinde halka dersler vermiş, İslâm’ın eski şevketini kazanması için neler yapılabileceğini anlatıp onları ümitsizlik illetinden kurtarmaya çalışmıştır.

O zamanlar otuz beş yaşında olan Bediüzzaman Hazretleri, Şam ulemâsının ısrarlı teklifleri üzerine, Şam’ın en büyük camii olan Emevî Camii’nde, içinde yüz âlimin bulunduğu on bin kişiye yakın büyük bir cemaate[1]  bir hutbe okur.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bir asır önce okuduğu bu hutbe, muhteviyatı yönünden çok ehemmiyetlidir. Bu Hutbe-i Şamiye; İslâm Âlemi’nin içinde bulunduğu hastalıkların nelerden ibaret olduğunu, felâket ve esarete hangi sebeplerden dolayı mâruz kaldıklarını bildiren, buna karşı kurtuluş çareleri gösteren ve bundan sonra, İslâmiyet’in zemin yüzünde maddî-mânevî en yüksek terakkiyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemal-i haşmetle ortaya çıkacağını ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini ispat eden, müjde veren çok kıymetdâr, bütün Müslümanlara, hatta insanlığa şâmil bir derstir, bir hutbedir.”[2]



[1]. O muazzam cemaat içinde, sonraki senelerde Bediüzzaman Hazretleri’yle tanışıp hem talebesi hem de kâtibi olacak olan “Şamlı Hafız Tevfik” de vardı. Kendisine “Şamlı” denilmesi, babasının memuriyeti sebebiyle yirmi yıl Şam’da kalmasından dolayıdır.

 

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 89

 

Sultan Reşad’la Rumeli Seyahati

Şam dönüşü ikinci kez geldiği İstanbul’da saraydan kendisine bir dâvet gelir. Sultan Reşad, Rumeli’ye yapacağı seyahatte, doğu vilayetlerini temsilen Bediüzzaman’ın da aralarında bulunmasını ister. O vakitler gerek padişah, gerekse hükümetin başında olan İttihad ve Terakki Partisi’nin önde gelenleri, Bediüzzaman’ı iyi tanıyorlar, ilminden ve vatanperverliğinden dolayı hürmet ve takdirle karşılıyorlardı. Yapılan bu dâvet de bunun bir göstergesiydi.

Bu seyahatten bir sene önce, Rumeli’de, Arnavutluk ayaklanması olmuş ve bundan cesaretle diğer bölgelerde de milliyetçi ayaklanmalar başlamıştı. Sultan Reşad ittifakın, huzur ve sükûnun sağlanmasını hedefleyerek bu seyahate çıkıyordu.

Yaklaşık üç hafta sürecek olan Rumeli seyahati, donanmaya yeni katılan Barbaros ismindeki bir gemi ile 6 Haziran 1911’de İstanbul’dan hareketle başlar. Sultan Reşad ve kafilesi, Selanik Limanında büyük bir coşkuyla karşılanır. Selanik’te üç gün kaldıktan sonra trenle Kosova’ya hareket ederler. 11 Haziran 1911’de de o zaman Kosova sınırları içinde bulunan Üsküp’e ulaşırlar.

Kitabü’t-Tâc isimli hadis kitabının mütercimi Üsküplü Bekir Sadak Hoca yaşlı Üsküplülerden dinlediği o günlerin hatıralarını şöyle naklediyor:

“Bediüzzaman’ın ayağında çizme vardı. Bıyıkları kısa, gözleri parlak idi. Buğday tenli, yakışıklı, heybetli bir genç idi. Elinde altın savatlı, Çerkez yapısı kamçısı, belinde fildişi saplı hançeri vardı. Kısa zamanda Üsküp’te Bediüzzaman Molla Said Efendi diye tanınmıştı. Üsküp âlimleri gruplar halinde ziyaretine gelerek sualler soruyorlardı. Üsküp’te daha sonra zelzeleden yıkılan idadiyenin balkonundan Sultan Reşad halkı selamlarken, hemen yanında Bediüzzaman da vardı. Binlerce Üsküplü onlara büyük tezahürat yapmıştı.”[1]

Üsküp muhacirlerinden Nur Talebesi, âlim ve şâir Câvîd Saraçoğlu da, Üsküp ziyareti sırasında Bediüzzaman’ı gören Müderris Hâfız İrfan Efendi’den şunları naklediyor:

“Padişah, lise binasının balkonundan meydana toplanmış mahşerî kalabalığı selamlarken yanında Bediüzzaman da vardı. Selamlama bittikten sonra, Bediüzzaman Hazretleri oradaki halka yaklaşık iki saatlik bir konuşma yaptı. O kadar fasih konuşuyordu ki ben onun o sözlerini anlatmaya muktedir değilim.”[2]

Padişah ve beraberindeki heyet, Kosova’daki programlarını tamamladıktan sonra tekrar Selanik’e dönerler. Oradan da yine Barbaros zırhlı gemisiyle 26 Haziranda İstanbul’a gelirler. Bu kafile Çanakkale Boğazı’ndan geçerken top atışlarıyla selamlanmışlar ve limanda da mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanmışlardır.  

Bu seyahatte Bediüzzaman Hazretleri, Padişah ve erkânına, Van’da kurmayı düşündüğü Medresetüzzehrâ projesini anlatma imkânı buldu. Ve bu şark üniversitesinin inşası noktasında onlardan kesin yardım sözü aldı. Kendisi bu mes’eleyi sonraki yıllarda şöyle nakleder:

“İttihadcılar (İttihad Terakki Hükümeti) zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî darülfünun (fen fakültesi) tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihadcılara, hem Sultan Reşad’a dedim ki: “Şark (Doğu Anadolu) böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir. O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: ‘Öyleyse o yirmi bin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz.’ Kabul ettiler. Ben de Van’a gittim. Ve (Van Vâliliği emrine gönderilen) bin lira (tahsisat) ile Van Gölü kenarında Edremit’te temelini attıktan sonra Harb-i Umumî (1. Dünya Savaşı) çıktı. Tekrar geri kaldı.”[3]



[1]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 143

 

[2]. Hayrât Vakfı Arşivi

 

[3]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 301

 

Medresetüzzehrâ Projesi

Medresetüzzehrâ Projesi

Daha önce bahsedildiği üzere, İngilizlerin Müslümanları Kur’ân’dan uzaklaştırma planını bir gazete haberinden öğrenen Bediüzzaman’ın ruhunda fevkalâde bir tesir meydana gelmiş ve “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim” diyerek hayatını bu davasına adamıştı.

Bu plana karşı Üstad Bediüzzaman’ın düşündüğü çarelerden biri, asrın ihtiyaçlarına uygun, Müslümanları fikren ilmen batı karşısında üstün konuma getirecek kuvvetli bir eğitimi gerçekleştirmekti. Bu düşünceden hareketle Doğu Anadolu’da kendisinin “Medresetüzzehrâ” ismini verdiği ve Osmanlı’nın son devrinde üç eğitim kurumu olan medrese, mekteb ve tekkeyi birleştirerek bir üniversite kurmak istiyordu. Medresetüzzehrâ Üniversitesi’nde üç şeyi gerçekleştirmek arzusundaydı:

1- Dînî İlimlerle Fen İlimlerini Birleştirme

Tanzimattan sonra kurulan Avrupaî tarz mekteblerde okuyan gençler maddeci bir altyapıya oturtulmuş fenlerin tesiriyle itikadi yönden şüphelere düşüyorlar hatta bazıları küfre giriyorlardı. Medreselerde ise fenlerin kat’î ispat ettikleri şeyler bile taassup yüzünden bazen şüpheyle karşılanabiliyor, reddediliyor veya bazen bu fenlerle meşgul olanlar tekfir edilebiliyordu. Üstad Bediüzzaman bu iki kurum arasındaki ihtilafı kaldırmak için dînî ilimlerle, fen ilimlerinin kaynaşmasını zaruri gördü. Bu kaynaşma sayesinde medrese ve mekteb arasındaki düşmanlığı kaldırmak, iki tarafın da eksiklerini gidermek, zenginliklerini ise paylaştırmak istiyordu. Bu konuda şöyle diyordu: “Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (kaynaşmasıyla) hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder (uçar). İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar).”

2- Tekke ve Medreseyi Birleştirme

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren Müslüman toplumlarda medrese ve tekke iki eğitim kurumu olarak faaliyet göstermişlerdir. Bu iki kurum yüzyıllar boyunca uyum içinde hareket etmişlerse de zaman zaman ihtilaf ettikleri, birbirlerine muhalefet ettikleri de olmuştu. Osmanlı’nın son devrinde ise bu ihtilaflar daha da artmış ve bu durum Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği zedeleyici bir hal almıştı.

Üstad “Medresetüzzehrâ” üniversitesinde fen ilimleriyle dînî ilimleri birleştirmenin yanında, medrese ile tekkeyi de birleştirmek istiyordu. Bu konuda Üstad şöyle der: “İslamiyet hariçte temessül etse (görünür hale gelse), bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll (umumi toplanma yeri), biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî (nurlu yüksek bir saray) timsalinde arz-ı dîdar edecektir (kendini gösterecektir). Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetüzzehrâ dahi o kasr-ı ilâhîyi haricen temsil edecektir.”[1]

3- İslâm Birliği

Üstad’ın bir maksadı da bütün İslâm ülkelerinden bu medreseye talebeler alarak, Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği geliştirmekti. Bu konuda şöyle der: “Câmiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile Kur’ân’ın اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ (Mü’minler ancak kardeştirler) kanun-u esasîsi tam inkişafa mazhar olsun.”[2] 

Hz. Üstad, Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi’nin kardeşi hükmünde olacak olan bu üniversitenin merkezini Van’da düşünüyor, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır gibi illerde şubelerinin olmasını arzu ediyordu. “Bir gaye-i hayalim” dediği bu mes’ele onun için o kadar ehemmiyetliydi ki, “Risale-i Nur’un hakikatine çalıştığım gibi, ona da çalışmışım” demiştir.

Medresetüzzehrâ’nın Temeli Atılıyor

Bediüzzaman, Rumeli seyahatinden döndükten sonra İstanbul’da yaklaşık bir sene daha kalır. Bu dönemde, o zamana kadar te’lif ettiği eserlerin tab’ı ve neşriyle meşgul olur.[3] Bu sırada Balkan Savaşları başlamış ve Kosova istila edilmiştir. Böylece Kosova’da temelleri atılan Darülfünun’un inşaatı da durmuştur. Bediüzzaman Hazretleri, Kosova üniversitesine tahsis edilen tahsisatı,  Van’da tesis edeceği Medresetüzzehrâ için talep eder. Bu talebi de padişah tarafından kabul edilir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu yardım sözünü aldıktan sonra, 1912 yılının kışına doğru Van’a döndü. Çok büyük bir heyecan ve gayretle çalışmalara başladı. İlk olarak Van’ın Edremit mevkiinde geniş ve güzel bir arazi tespit etti. Daha sonra da 1913 yılının yazında, Van’ın ileri gelenleri ile kalabalık bir halk kitlesinin iştirak ettiği bir merasimle, gaye-i hayalim dediği Medresetüzzehrâ Üniversitesi’nin temelini attı.

Edremit’teki temel atma merasimine iştirak eden Vanlı Hakkı Edremit, o gün Van Vâlisi Tahsin Paşa’nın hazırlattığı büyük bir ziyafet verildiğini ve ‘Şarkın ve garbın âli şahsiyeti, Hâzâ Bediüzzaman, Molla Said Hazretleri’ övgüleriyle takdim edilen Üstad’ın temele ilk harcı, bizzat kendisinin koyduğunu bildiriyor.[4]

Edremit, Van Gölü’ne bir yarımada gibi girmiş, Van’ın en ünlü meyve bahçelerine sahip güzel bir mekândır. Zaten Bediüzzaman Hazretleri, ekseriyetle şehirden uzak, ilâhî sanatlarla iç içe olan, güzel tefekkürler yapılacak yerleri tercih eder, talebelerine de böyle mekânlarda ders verirdi.

Devrin Van Vâlisi Tahsin Bey, Bediüzzaman Hazretleri’nin Med­re­se­tüz­zehrâ projesine en çok destek verenlerden birisidir. Hatta bu hususta Sultan Reşad’a mektub yazarak, binanın inşasının ehemmiyetini anlatmış, bu azim hayrın gecikmeden bitirilebilmesi için masrafının bizzat padişah tarafından üstlenilmesini dahi rica ve taleb etmişti.[5]

Horhor Medresesi

1912’nin sonlarına doğru İstanbul’dan Van’a dönen Bediüzzaman Hazretleri, Horhor Medresesi’nde ders vermeye başlar. Van Kalesi’nin hemen dibindeki uzunca bir salon şeklinde olan bu medreseye oradaki gürleyerek akan “Horhor Çeşmesi” münasebetiyle “Horhor Medresesi” deniliyordu.

Üstad  Hazretleri, “Medresetüzzehrâ’nın mekteb-i ibtidaîsi (ilkokulu)” dediği Horhor Medresesi’nde, İstanbul’a gitmeden önce 1907 yılı sonlarına kadar ders verdiği gibi, 1912’de İstanbul’dan döndükten sonra da ders vermeye devam etmiştir. Molla Habib, Müküslü Hamza, yeğeni Ubeyd gibi, fedaîlik derecesinde Üstad’a bağlanmış talebelerin yetiştiği bu medresede, bir ara talebe sayısı 200’e kadar çıkmıştır.


[1]. Osmanlıca Mektubat, s. 426

 

[2]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 223

 

[3]. Bediüzzaman Hazretleri’nin bu döneme kadar kaleme aldığı eserleri şunlardır: “Kızıl Îcaz” (1899), “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” (1909), “Nutuk” (1910), “Münazarat” (1911), “Hutbe-i Şâmiye” (1911),Muhakemat” (1911), “Teşhisü’l-İllet” (1911), Devaü’l- Ye’s (1911)

 

[4]. Son Şahitler, c. 1, s. 48

 

[5]. B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 149

 

Ağrı Dağı İnfilâk Ediyor

Hz. Üstad, Cihan Harbinden kısa bir zaman önce talebelerine sık sık, “büyük ve umumî bir zelzele yaklaşıyor, hazırlanınız![1] diyerek dünyayı kana bulayacak olan Birinci Dünya Savaşı’nın yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu. Yine o günlerde şöyle müdhiş bir rüya görür:

“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada (sadık bir rüyada) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma! Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.” Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et! (Kur’ân’ın mucizeliğini açıkla)”

Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı (mucizeliği) onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına (göstermeye), haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzed (aday) olacak. Ve namzed olduğumu anladım.”[2]

Bediüzzaman Hazretleri, mânevî cânibten kendisine verilen, Kur’ân’ın mucizeliğini açıklama vazifesini yerine getirmek için 1914’te İşârâtü’l-İ’câz isimli eserini te’lif etmeye başlar.   İstikbalde umum Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı olacak olan İşârâtü’l-İ’câz tefsirinin nasıl yazılmaya başlandığını o dönemdeki talebelerinden olan Müküslü Hamza Efendi şöyle anlatır:

“Hazret-i Üstad, İşârâtü’l-İ’caz tefsirini yazmadan önce, ders halkasında bulunuyordum. Kur’ân-ı Kerîm’i eline alıp, Kürtçe izah ederdi. Hiçbir kitaba ve tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib namında bir efendi, Kürtçe not alırdı. Çok devam etmeden Dünya Savaşı başladı. Bediüzzaman Said Efendi harb esnasında, cephede kaynak olarak yalnız o notlara sahip olduğu halde, bugün tab’ıyla meşgul olduğumuz o kitabı te’lif etmiştir.”[3]



[1]. Üstad Hazretleri’nin kardeşi Abdulmecid Nursî, bu haberi hatıralarında şöyle naklediyor: “Birinci Harb-i Umumî’nin arefesinde, Horhor namındaki medresesinin damında bize tefsir dersini verirken; o akşam güneş tamamıyla tutulmuştu. Derinden derine bir ah çekerek ‘Eyvah!’ dedi. Öyle bir sel gelmek üzeredir ki hepimizi süpürüp götürecek. Hakikaten bir ay sonra harp ilan edildi ve az bir zaman içinde memleket tamamıyla yıkıldı, gitti.” Resmi kayıtlarda da, 1. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 senesi Ağustos’unda güneş tutulması olduğu geçmektedir. Bundan iki ay sonra, Osmanlı savaşa girmiştir.

 

[2]. Osmanlıca Mektubat, s. 248

 

[3]. Âsâr-ı Bediiyye, s. 674

 

Birinci Dünya Savaşına Katılması

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1914’te Birinci Cihan Harbine girdi. Bunun üzerine Ruslar, 1 Kasım 1914’te Doğu Anadolu’yu işgal etmek için harekete geçtiler. Bu arada Ruslar Ermenilerle anlaşarak savaş sırasında beraber hareket etme kararı aldılar. Bu gelişme üzerine bölgedeki Osmanlı askerleri ve Müslümanlar; Rus kuvvetleriyle birlikte asırlarca beraber yaşadıkları Ermeniler ile de savaşmak zorunda kaldılar.

Bediüzzaman Hazretleri, Birinci Cihan Harbine ilk önce talebesi Molla Habib ile birlikte vaiz olarak iştirak etti. Daha sonra ise kısmen kendi talebelerinden ve kısmen halktan oluşan kendi kurduğu milis kuvvetiyle Ruslara karşı fiilen cihada başladı.

Sonraki senelerde bu hususu şöyle haber verir: “Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı altında, kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı feda ettim.[1]

Bitlis vilâyetinin İsparit Nâhiyesi’nden ve Bediüzzaman’ın eski talebelerinden Molla Münevver, Üstad’la birlikte nasıl harbe girdiklerini şöyle anlatıyor:

“On beş yaşında iken eski medrese usulü ile tahsile başladım. Beş sene kadar okuduktan sonra Birinci Cihan Harbinden önce Van’a gelerek Horhor’da talebe okutan Bediüzzaman’ın medresesine ben de dâhil oldum. Birinci Cihan Harbi başlayınca Bediüzzaman hocalığı bırakarak, gönüllü alay kumandanı oldu. Bizlerden de isteyenler, onunla birlikte harbe iştirak etti.”[2]

Hür Adam Gazetesi ve Sinan Matbaası sahibi olan Sinan Omur, 1. Dünya Savaşı’nda doğu cebhesinde asker olarak bulunuyordu. O sıralar tanıdığı Bediüzzaman’dan ve hizmetlerinden şöyle bahseder:

“Üstad’ı ilk olarak 1332’de (1916) Sübhan Dağı’nda görmüştüm. O zaman ben muallim mektebi talebesiydim… O zaman Üstad milis teşkilatı başkumandanıydı. Başında yeşil bir sarık, omzunda apoletleri vardı. Devamlı at üzerinde dolaşır, orduya cesaret verirdi. Milis teşkilatının (sivillerden kurulan askerî kuvvet) kurulmasını Enver Paşa, Vehib Paşa’ya söylemiştir. Vehib Paşa da bunu Bediüzzaman’a teklif etmişti. Ve böylece Bediüzzaman milis teşkilatını kurmuştu.

Enver Paşa, milis kuvvetlerinin hazırlanmasını söylediği zaman, Bediüzzaman da, “milis kuvveti bizden, erzak da sizden” diye cevap vermişti. Milis teşkilatı dört-beş bin kişiydi. Said Nursî miralaydı, yani rütbesi, albaylıktan bir derece daha yüksek kaymakamlığa denk geliyordu. Kuvvetlerin başkumandanlığını yapıyordu.

Bediüzzaman’ın milis kuvvetlerine “Keçe Külahlılar” derlerdi. Ruslar, ‘Keçe Külahlılar geliyor!’ diye duydukları zamanlar nereye kaçacaklarını şaşırır ve bilemezlerdi. Düşmanlar, keçe külahlılarla karşılaştıklarında neye uğradıklarını anlamazlardı.

O zaman bizim elimizdeki kılıçlar adetâ dürtmek içindi. Hâlbuki onlar at üzerinde silâh kullanırlardı. Attıklarını mutlaka vururlardı. Üzerlerinde beyaz bir pelerin bulunurdu. Bunun ile fedâiler araziye uyarlar, hele kış günlerindeki karda hiç fark edilmezlerdi. Keçe külahlı bir fedâi atının dizginlerini bir koluna bağlar veya kolunu atar, ayaklarını atın karnına sıkı sıkı sarar, tamamen serbest ve rahat bir şekilde, süratle yol alırken, seri olarak ateş ederlerdi. Çok keskin nişancıydılar, boşa ateş etmezlerdi.”[3]

Birinci Cihan Harbinde muhtelif cephelerde savaşan Mustafa Yalçın, Bediüzzaman Hazretleri’yle Pasinler Cephesinde beraber olduğu günleri anlatırken şöyle bahseder:

“Hasankale’de (Erzurum-Pasinler’de) Molla Said’le birlikte Ruslara karşı amansızca savaştık. Hoca’nın başında önce sarık vardı. Ama savaş sırasında ‘keçe kalpak’ dediğimiz başlığı giyiyordu.

Ben o sırada Hasankale’de yaralanıp, geri geldim… Ben çoktan ölürdüm, ama Molla Said yanındaki dört arkadaşa birer dua yazıp vermişti. Onu boyunlarımıza astık. Bize hiç kurşun değmedi. O zaman bir Müslüman’a yüz gâvur ateş ediyordu. Ben o duayı boynumdan düşürdüm, sonra da yaralandım, beni geri aldılar.

Molla Said Efendi kahraman bir insandı. O, atın üzerinde cephede, önde hücum ederdi. İyi silâh kullanırdı. Sipere girmezdi. Bir ara Doğu Cephesinde bazı birliklerin dağılmak üzere olduğu haberi Molla Said’e söylendi. Molla Said ihtilafları hemen kaldırdı. Dağılmayı engelledi. Çok güzel anlatıp, sanki insanları büyülüyordu.

Sonra o cehennemî savaş içinde at üzerinde kitab yazıyordu. Yazdıklarını talebeleri, gençler de yazıyorlardı. Çok iyi ata biniyordu. Ruslara taş çıkartıyorlardı. Bize, “Hiç korkmayın Müslüman’ın imanı her güçten daha kuvvetlidir” diyordu. Bize her gece yazdığı kitablardan okuyordu. Ben cahil olduğum için pek bir şey anlamıyordum. Ama Molla Said’i görünce cesaretim had safhaya çıkıyordu. Heybetli bir insandı. Bize karşı da çok müşfik davranıyordu.

Şimdi, ‘Molla Said gelmiş, savaşa seni çağırıyor’ deseler koşarak giderim. Molla Said ile savaşmak bir orduya ferman okumak demektir. O korkusuz bir adamdı. Gecesi-gündüzü İslâm işleri ile uğraşmaktı. ‘Hep iman lâzım’ diyordu. ‘İman her şeye bedel’ diyordu. Ondan ötürü de Ermeniler ve Ruslar ondan bezmişlerdi. Kerâmetli bir adamdı. Yoksa bir kurşun yer ölürdü. Top gülleleri arasında at koşturup, kitab yazmak kimin aklına gelir? ‘Bu kitab çok önemlidir’ diyordu.”[4]



[1]. Osmanlıca Mektubat, s. 66

 

[2]. Son Şahitler, c.1, s. 51

 

[3]. Son Şahitler, c.1, s. 95

 

[4]. Son Şahitler, c. 1, s. 82

 

Üstad Van Müdafaasında

Hazret-i Üstad Erzurum Pasinler’de, fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri cihad hizmetlerini yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’daki sivil halkın boşaltılması ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van Kalesinde şehid oluncaya kadar müdafaaya kat’î karar verdikleri halde, geri çekilen Van Vâlisi Cevdet Beyin ısrarıyla, Van’ın Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi. Vâli, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, Rus ordusunda bulunan bir alay düşman atlıları Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline geçmemesi için, otuz kırk kadar asker ve bir kısım talebeleriyle o düşmanlara karşı koymuş ve halkın kurtulmasını sağlamıştır.[1]

O günlerde Ruslar ve Ermeniler, önlerine gelen her tarafı yakıp yıkıyordu. Yurtlarından kaçamayan hasta, yaşlı, çocuk ve kadınları asıp kesiyor, bir kısmını da çaylara ve kuyulara atıyorlardı. Kasaturalarıyla kızların ve kadınların kollarını kesiyor, sonra bilezik ve yüzüklerini çıkarıyor ve çok vahşice zulümlerde bulunuyorlardı.[2]

Bediüzzaman Hazretleri, gayet acımasız ve kanlı katliamlar yapan bu vahşi canavarların elinden, çaresiz ve savunmasız olan hasta, yaşlı, çocuk ve kadınları kurtarmak için, az sayıdaki gönüllüleriyle, Rus ve Ermeni askerlerine karşı koymuş ve uyguladığı taktikle onları perişan etmiştir. Bu taktik için, bir taraftan Rus askerlerine korku vermek ve ilerlemelerini engellemek için, geceleri onların üstündeki yüksek tepelere çıkıp gösterişler yapıyor ve kendilerine takviye kuvvetler geliyormuş görüntüsü veriyordu. Diğer taraftan da şehri tahliye ediyormuş görüntüsü vermek için geri çekilme taktiği uyguluyordu. Böylece düşmanı çember içine alan Bediüzzaman ve gönüllüleri ani baskınlarla onları perişan etti. Yüzlerce kayıp veren Rus ve Ermeni kuvvetleri, cephelerini terk ederek Gevaş’tan çıkmak zorunda kaldı. Böylelikle, Gevaş’ın ve esir alınan çok sayıdaki yaşlı, kadın ve çocukların kurtulmasına vesile oldu.[3]

Bu elim hâdiseleri müşahede ettikçe büyük ızdırablar çeken Bediüzzaman harb sonrasında harbin dehşetlerinin kendisini nasıl ihtiyarlattığını şöyle ifade edecektir:

“Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum, fakat Harb-i Umumî’yi gören ihtiyardır. Güya  يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا [4] sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum.”[5]

Hz. Üstad bu savaşta, kıymetdâr yirmi talebesini, yeğeni Ubeyd’i[6]  ve “İşâ­râ­tü’l-İ’câz” tefsirinin kâtibi Molla Habib’i[7] şehid vermiştir.



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 89

 

[2]. Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, s. 735-736

 

[3]. Tarihçe-i Hayat, s. 107

 

[4]. “Çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndüren bir gün.” (Müzzemmil Sûresi, 17. âyet)

 

[5]. Osmanlıca Lem’alar, s. 245

 

[6]. Ubeyd, Üstad Hazretleri’nin büyük ablası Dürriye Hanım’ın oğludur. Ubeyd, Üstad’la beraber Ruslar ve Ermenilere karşı savaşırken Bitlis’te şehit olmuştur. Hz. Üstad Ubeyd’in şehadetini şöyle anlatır: “Hattâ Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, yer altında bir menzil sûretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış.” (Osmanlıca Mektubat, s. 3)

 

[7]. Molla Habib, Bediüzzaman Hazretleri’nin Van’daki ders halkasında bulunan en sadık ve seçkin talebelerindendir. Aslen Doğubeyazıtlı’dır. Pasinler Cephesinde Ruslara karşı savaşırken, Üstad Hazretleri, kendisine kâtiplik yapan Molla Habib’e fırsat buldukça, ‘Defteri çıkar!’ diyerek at üstünde İşârâtü’l-İ’câz isimli eserini yazdırmıştı.

 

Bitlis Müdafaasında

1915 yılının Temmuz ayının bir Ramazan gecesinde, Rusların Bitlis’i işgal etmek için Başhan mevkiine geldiği haberi alınmıştı. Bu haberi alan bütün Bitlis halkı, çocuklarının ellerinden tutarak göç için yollara düşer. Ancak Bitlis’teki Osmanlı askerinin ve Bediüzzaman’ın milis kuvvetlerinin dirayetli savunması sonucunda Ruslar Bitlis’e giremeyerek geri çekilir.

Üstad Bediüzzaman, Rus ve Ermeni kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olan bölgelerde halkın can, mal ve namus güvenliğini sağlamak için çok çalışmıştır. Rusların Bitlis’e yaptıkları bu ilk işgal teşebbüsünün neticesiz kalmasında, Bediüzzaman Hazretleri’nin ve gönüllülerinin çok büyük kahramanlıkları vardır. Bu kahramanlıklar Tarihçe-i Hayat’ta şöyle anlatılır:

“Ruslar Van ve Muş tarafını istilâ edip, üç fırka ile Bitlis’e hücum ettiği sırada, Bitlis Vâlisi Memduh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman’a:

- Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz dediler.

Bediüzzaman onlara:

- Etraftan kaçıp gelen ahalinin ve hem de Bitlis halkının malları, çoluk ve çocukları düşman eline düşecek. Biz mahvoluncaya kadar dört-beş gün mukavemete mecburuz demesi üzerine, onlar:

- Muş’un sukut etmesi (düşmesi) dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukabele ederiz ve ahali de kurtulur dediler.

Bediüzzaman:

- Öyleyse ben, ya ölürüm veya o topları getiririm diyerek üç yüz gönüllünün başına geçti.

Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği cihete gitti. Topları takip eden bir alay Rus askerine, kendi muhbirleri “Bitlis’i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhur Musa Bey bin kişiyle topları kurtarmaya geliyorlar” diyerek pek ziyade mübalâğa ile ihbar etmeleri üzerine, düşman kumandanı korkmuş, ilerleyememişti. Bediüzzaman da, beraberindeki üç yüz gönüllüyü rast geldikleri toplara birer ikişer taksim edip Bitlis’e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde, otuz topun Bitlis’e gelmesini temin eder. O toplarla üç-dört gün asker ve gönüllüler düşmana mukabele edip, bütün ahali ve cihazat ve mallar kurtulur.

Bediüzzaman, o harpte gönüllülere cesaret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ileride atını sağa sola koştururken, birden hatırına gelir ve ruhuna ilişir ki: ‘Şu anda şehid olsam, bu vaziyetim, yani en ileride göze çarpan şu halim, sakın mertebe-i şehadetin bir esası olan ihlâsıma zarar vermesin, bir hodfuruşluk (gösteriş) mânâsı olmasın’ diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir.”[1]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 113

 

Bediüzzaman Ruslara Esir Düşüyor

Şubat 1916 başlarında Rus askeri ve Ermeni intikam tugayları ikinci defa Bitlis kapılarına dayanmıştır. Bitlis’i savunan kuvvetlerin toplamı 1400-2000 kişi arasındaydı. Bu birliğin 600 kişilik kısmını Bediüzzaman’ın milis kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu az sayıdaki kuvvetler, silah, cephâne ve asker bakımından kendisinden çok fazla olan Rus ve Ermeni birlikleriyle savaşmak zorunda kalmıştır. Bütün direnmelere rağmen, 3 Mart 1916 sabahı Bitlis işgal edilmiştir. 5 ay 5 gün düşman işgalinde kalan Bitlis, savaş sonrası harabeye dönmüştür.

Bu işgalle beraber Bitlis, ikinci büyük göç olayını yaşamıştır. Göç edemeyip şehirde kalanlar, Ermeni kurbanı olurken, göç edenler ise şiddetli kış şartları altında soğuk, açlık ve sefaletin kurbanı olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, Bitlis işgal edildikten, vâli, kumandan Kel Ali ve askerler çekildikten sonra, bazı fedakâr talebeleriyle, kaçamayan yaşlı ve çocukları kurtarmak için şehirde kalırlar. Sabahleyin düşmanın bir taburuyla çarpışırlar; arkadaşlarının çoğu şehit olur. Hatta yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi onun yerine şehit düştükten sonra, düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan dört talebesiyle pek acayip bir sûrette, üstü kapalı bir su arkının içine girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir halde, otuz dört saat su ve çamur içinde kalır.

Bu esnada Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedâilere hitaben, “Arkadaşlar! Durmayınız. Sizlere hakkımı helâl ettim; beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız” demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler, “Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz. Şehid olursak, yine hizmetinizde olsun” deyip kalırlar.[1]

Bediüzzaman Hazretleri esir edilişini şöyle anlatır:

“Bitlis’in sukutunda, bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar. Her taraftan üzerimize el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna, bütün arkadaşlarım şehit olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyorlardı. Otuz dört saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı ilâhî ile istirahat-ı kalb içinde muhafaza edildim.”[2]



[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 114

 

[2]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 154

 

Esâret Yolculuğu

Üstad Bediüzzaman esir edildikten sonra, önce Van üzerinden Tiflis’e sevk edildi. Esâret öncesinde kırılmış olan ayağının tedavisi için altı ay kadar Tiflis’te bir hastahanede kaldı. Orada bulunduğu süre içerisinde, devrin sadrazamının emriyle, kendisine harçlık gönderilmiştir. O zamanlar adı “Hilâl-i Ahmer Cemiyeti” olan Kızılay tarafından gönderilen bu harçlık 60 lira karşılığı olan 1254 Mark idi.

Tiflis’te Esir İken Üstad’a Maaş Gönderildiğine Dair Belge

Taht-ı Himaye-i Hazret-i Mülûkânede Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumîsi Dâhiliye Nezaret-i Celîlesine

Devletlü Efendim Hazretleri! 7 Eylül 1332 (1916) tarihli ve 17 kalem-i mahsus numaralı emirname-i nezaret-penahileri arîz-i cevabiyesidir.

Esiren Tiflis’te bulunan Bediuzzaman Said Kürdî Efendi’ye gönderilmek üzere memur-u mahsus ile irsal buyrulan altmış lira ahzolunarak makbuzu memur-u ileyhe tevdi kılınmış ve meblağ-i mezkur-u mukabili olan bin iki yüz elli dört mark esir mumaileyhe gönderilmiştir. Ol babda emr u ferman Hazret-i men lehü’l-emrindir. 10 EyIül 1332 (1916) Osmanli Hilal-i Ahmer Cemiyeti Reisi Besim Ömer Paşa

Tedavisinin ardından Tiflis’ten alınarak Rusya’nın başkenti olan Moskova’nın kuzey doğusunda, meşhur Volga Nehri’nin kıyısında bulunan Kosturma Vilayetindeki büyük bir esir kampına götürülür. Bu uzun ve meşakkatli yolculukta Bediüzzaman’la birlikte yüz civarında üst düzey asker ve siviller de bulunuyordu. O gün, Üstad’la beraber esirlerin içinde bulunan Muhammed Feyyaz İbrahim Hakkıoğlu[1] isminde bir zat, o esaret yolculuğunu günlük defterinde şöyle anlatıyor:

“…18 Mart 1916 Bitlis’te isimlerimizi yazdılar. Öğleden sonra develere bindirilerek yola çıktık. Deveciler İranlı olup, Rusya’nın kâhir baskısı altında perişan olmuşlar ve bu zilletlerine yegâne sebeb Türkiye olduğunu düşünerek, yollarda bize işkence ve eza ile bir nevi intikam alıyorlardı.

Akşam vakti (Bitlis) Başhan’a vasıl olduk. Hanın önündeki kırk kadar şehidin naaşları birbiri üzerine istif edilip bırakıldığını gördüm. Biraz ötede,  bir takım Rus askerlerinin toplanıp söyleştiklerini gördük. Biz develerden inmiştik. Biraz bu cemiyete yaklaşınca, bir kısım düşman askerinin Said-i Kürdî’yi öldürmek üzere kendilerine teslim edilmesi için Bediüzzaman’ın muhâfızları ile mücadele ettiklerini ve kendisi de muhâfızları arasında sükûnetle hâdiseyi temaşa etmekte olduğunu gördüm. İlk anda kendisini tanıyamamıştım.

Başhan’da bizi iki gece hayvan ahırında, pislik içinde bıraktıktan sonra; 20 Mart 1916’da Başhan’ı terk ile Tatvan’dan geçerek, (Van Gölü) sahili(ni) takiben akşamüzeri bir harabe köyde ikamet ettirildik. Kazan Müslümanlarından bir Rus neferi, açlıktan takatsiz bir hale gelen (esir) efrada acıyarak tedarik edebildiği bir sığır hayvanını kesmekle o gün efrad karnını etle doyurdu. Bazıları kalan çiğ etleri çantalarına yerleştirdiler.

21 Mart: Sabahleyin yola çıkarıldık. Hava soğuk karla karışık yağmur yağıyor, elbisemiz su içinde kaldı. Akşama yakın yine bir harabe köyde durduk. Gece ocak yakarak bir parça elbisemizi kuruttuk.

22 Mart: Van Gölü sahilini takiben yola koyulduk. Pek bataklıklı ve geçmesi zor geçitlerden bin müşkilatla geçtik. Burada bir telefon merkezi vardı. Rus askerleri birer parça kendi istihkaklarından ekmek verdiler.

23 Mart: Güneş henüz çıkmaya başlamıştı, kafile yol aldı. Hava açık, güneş varlığıyla bizi şâd ediyordu. Akşamleyin gölün kenarında bir kaç Ermeni evi ile meskûn bir köye indik. Burada birer et konservesi, ekmek, şeker verdiler. Rusların bir bölüğü burada ikamet ediyordu.

24 Mart: Sabahleyin katırlara binerek yola çıktık. Öğleden sonra (Van’ın kazası) Vastan’a  (Gevaş’a) geldik. Rusların yaptıkları güzel zeminliklere indik. Burada yemek, çay, şeker verdiler. Sobaları mükemmel. Tahtadan yatak mahalleri vardı. Burada insanlardan tecrid edildik (ayrı tutulduk).

25 Mart: Yine katırlara binerek yola çıktık. İkindi vakti Van’a dâhil olduk. Van’da Molla Said ile bana ve bir de hizmetçiye mahsus olmak üzere, üç kişiye mahsus bir oda verdiler. Burada dört gün kaldık. Kumandan her gün ziyarete gelir, rahatımızı sual ederdi.

29 Mart: Van’dan nakliye arabaları ile sevk edildik. Akşamleyin (Van) Erçek’e geldik. Burası bütün Ermenilerle meskûn idi. Molla Said’i tanıdılar. Bizi teşhir ettikleri esnada nahiye halkı (Ermeniler) başımıza yığıldı. Tekfir ve tahkir ediyorlardı. Gece hayatımıza su-i kasdda bulunacakları anlaşıldı. Bu su-i kasddan kurtulmamız hususunda muhâfız neferlerden Seyfullah isimli birisinin (Rusya Müslümanlarından) büyük yardımı oldu. Geceyi korku ve telaş içinde geçirdik. Sabahleyin kumandan, hanımı ile beraber ziyaretimize geldi.

Sonra arabaların hazır olduğunu söylediler. Kumandan haremi ile beraber arabaya kadar bizi uğurladı (Bu tarih 30 Mart 1916 idi).

Akşamleyin Molla Hasan’a vasıl olduk. Burada Rus kumandanı son derece rahatımızı temin etti.

31 Mart’ta Saray’a, Kazımpaşa’ya, 1 Nisan’da Kotur’a, 2 Nisan’da Kervansaray’a vasıl ve 4 Nisan’da İran’ın Hoy şehrine girdik. Şehirden yarım saat mesafede karantina mahalline indik. Sekiz on baraka ile üç tâne çadır ve bir hamam ile hususi hastahaneyi muhtevi bulunan bu mahalde yirmi bir gün kaldık.

İstediğimiz zaman hamamı yaktırıp yıkanabiliyorduk. Her sabah hastahanenin Gürcü doktoru ile şefkatli hemşiresi ziyaretimize gelirler, benimle Molla Said’e üçer yumurta ve ikişer tâne bisküvi getirirler, iltifatlarla hatırımızı sorarlardı. Yemeğimiz de gayet iyi idi. Her gün iki defa şehirden ikimize (kendisine ve Bediüzzaman’a) yemek gelirdi.

21 gün sonra 25 Nisan’da yük arabaları ile Rusya hududundaki Culfa’ya sevk olduk. Akşamleyin konak mahalline indik. Konak kumandanı Hristiyanlaştırılmış bir Gürcü idi. Çocukken Hristiyan Gürcüler tarafından himaye olunarak, onların din ve gidişatları üzerine terbiye almıştı. Yanında Harito isminde genç bir Gürcü daha vardı ki, bunun rütbesi namzed idi. Burada i’zâz ve ikram edildik. 26 Nisan’da sabahleyin arabalarla yola çıktık. İkindi vakti Culfa’ya, yani Rusya hududuna girdik. (…) Kırk sekiz saat sonra trenle Dağistan’dan doğru Kosturma’ya nakledilmiştik.”[2]

Seyahatin Culfa’dan Dağistan’a kadar olan kısmın kayıtları günümüze intikal etmemiştir. Fakat Culfa’dan kuzeye doğru devam eden yolculuk, -yukarıda geçtiği gibi- Tiflis’te geçen altı ayın ardından önce Rusya içlerindeki Kostruma’ya bağlı Kologriv’e uğramış ve ardından Kostruma’da son bulmuştur.


[1]. Muhammed Feyyaz Efendi, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin beşinci kuşaktan torunudur. Birinci Cihan Harbi başlarında askere alınmıştır. Bitlis’in işgal edildiği gün esir edilmiş ve Rusya’ya doğru götürülürken, Bitlis ile Tatvan arasında bulunan “Başhan”a getirildiği sırada, esirler arasında Bediüzzaman Hazretleri ile karşılaşmıştır. Bu noktadan itibaren Bediüzzaman Hazretleri ile Kosturma’ya kadar beraber gitmişlerdir.

 

[2]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c.1, s. 396

 

Rus Başkumandanı Karşısındaki Kahramanlığ

Bediüzzaman Hazretleri, Tiflis’teki esir kampında tutulduğu sıralarda, Kafkas Cephesi Başkumandanı olan Nikola Nikolayeviç esirleri teftişe gelir.[1] Büyük bir askerî merasimle karşılanan Nikola’nın önünde bütün esirler ayakta selam dururken, Bediüzzaman Hazretleri hiç tavrını bozmadan yerinde oturur. Nikola Nikolayeviç, herhalde beni görmedi diye üç defa önünden geçer. Fakat Hz. Üstad vaziyetini hiç bozmaz.

İnancından aldığı cesaretle, imanın izzetini her yerde muhafaza eden Üstad  Hazretleri, o gün orada da o zalim kumandana ölümü pahasına ayağa kalkmamıştır. Sonraki yıllarda Sebilürreşad Dergisi sahibi Eşref Edip’le yaptığı bir mülakatta o günleri kast ederek şöyle der:

“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye  (İslâm’ın izzet ve kahramanlığı) beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı, zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş (katılmış) olacaktı.”[2]

Aynı hâdiseyi, Ehl-i Sünnet Gazetesi sahibi Avukat Abdurrahim Zapsu, bir yüzbaşı arkadaşından şöyle nakleder:

“Ben Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. … Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolayeviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldamıyor. Başkumandanın dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldamıyor. Üçüncü defasında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

- Beni tanımadılar mı?

- Evet, tanıdım. Nikola Nikolayeviç, Çarın dayısıdır, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.

- O halde ne için hakaret ettiler?

- Hayır, ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım.

- Mukaddesat ne emrediyormuş?

- Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben onun için ayağa kalksaydım, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için kalkmadım.

- Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harp kurulunda sorgulansın.

Bu emir üzerine divan-ı harp kuruluyor. Karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri (esir subaylar), ayrı ayrı Bediüzzaman’a rica ederek başkumandana özür dilemesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:

- Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullah’a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.

Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. Sorgulama bitiyor. Rus Çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya tam bir sükûnetle, “Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfâ edeyim” diye abdest alıp iki rekât namaz kılarken, Nikola Nikolayeviç geliyor, kendisine hitaben:

- Beni affediniz. Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini îfâ ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş; dininize bağlılığınızdan dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz.

Bütün Müslümanlar için şâyân-ı misal olan bu dînî sağlamlık ve yüksek ahlakı, arkadaşlarından bir yüzbaşı, görmesine binaen anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu.”[3]

Yukarıda bahsi geçen hatıra, “Ehl-i Sünnet” mecmuasının 15 Ekim 1948 tarihli nüshasında neşredilmişti. Bu yazı üzerine, o günlerde Afyon hapsinde bulunan Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine yazdığı bir mektubta bu hâdiseyi şöyle teyid etmiştir:

“Evet, o esaret hâdisesi aslı doğrudur. Fakat şâhidim olmadığından tafsilen beyan etmemiştim. Yalnız bir manga beni idam etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye (özür) için Rusça bir şeyler söyledi, ben bilmedim. Demek hazır bulunan ve bu hâdiseyi gazeteye ihbar eden Müslüman yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar “affet” demiş.”[4]


[1]. Rus Çarı 2. Nikolay’ın babasının amcaoğlu olan Nikolayeviç o tarihlerde (1915-1917) başkumandanlığın yanında aynı zamanda Kafkasya Vâlisi olup Tiflis’te ikamet etmekteydi.

 

[2]. Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 629

 

[3]. Osmanlıca Şuâlar, s. 551

 

[4]. Osmanlıca Şuâlar, s. 550

 

[5]. Ağabeyler Anlatıyor, c. 3, s. 95

 

Esâretten Firar Ve İstanbul’a Dönüş

Tiflis’teki tedavisinin ardından Rusya içlerindeki Kosturma’ya nakledilen Bediüzzaman Hazretleri iki sene kadar burada esir olarak kaldı.7 Kasım 1917’de başlayan Bolşevik İhtilâli, Rusya’yı altüst eden büyük bir karışıklığa sebep olmuş ve Çarlık rejimi yıkılmıştı. Ancak yeni rejimin ülke çapında disiplini sağlaması zaman alacaktı. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yaklaşık iki buçuk senelik bir esaretin sonunda, ihtilâlin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade ederek, 1918 senesinin baharında[1] tek başıyla Kosturma’dan firar etti. Takriben üç ay süren bu yolculuğunda, Allah’ın inayetiyle, pek kolay bir şekilde Kosturma’dan, Baltık Denizi kıyısındaki Petersburg’a geçerek, oradan da Polonya’nın başkenti Varşova’ya ulaştı. Buradan Avusturya’nın başkenti Viyana’ya geçti ve oradan da Bulgaristan’ın başkenti Sofya üzerinden trenle İstanbul’a geldi.



[1]. Üstad’ın Bahar mevsiminde firar ettiğini şu ifadelerinden anlıyoruz: “Tatar mahallesi kefaletiyle, beni Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın idi…” (Osmanlıca Lem’alar, s. 244)

 

İKİNCİ VAN HAYATI VE HARB YILLARI (1910-1918)

İstanbul’dan Van’a Dönüş

Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da, İslâmiyet ve memleket namına birçok hizmetleri yaptıktan sonra Van’a dönme kararı aldı ve 1910 senesinin baharında İstanbul’dan ayrıldı. Deniz yoluyla önce Trabzon üzerinden Batum’a, oradan da kara yoluyla Van’a ulaştı. Bu seyahati esnasında,  o tarihlerde Rusya sınırları içerisinde yer alan ve bugün ise Gürcistan’ın başkenti olan Tiflis’e uğradı.

Her zaman yüksek mekânlara çıkıp etrafı tefekkür etmeyi seven Üstad, burada da şehre hâkim bir yer olan Şeyh San’an Tepesi’ne çıktı.

Orada bir Rus polisi ile aralarında geçen konuşmayı, Bediüzzaman Hazretleri on sene sonra şöyle kaleme alır:

“Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San’an Tepesi’ne çıktım. Dikkatle etrafı temaşa (seyir) ediyordum. Bir Rus polisi yanıma geldi.

Dedi: Niye böyle dikkat ediyorsun?

Dedim: Medresemin plânını yapıyorum.

Dedi: Nerelisin?

Dedim: Bitlisli’yim.

Dedi: Bu Tiflis’tir!

Dedim: Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.

Dedi: Ne demek?

Dedim: Asya’da Âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkasında inkişafa (açılmaya) başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne (baskıcı perde) yırtılacak, takallüs edecek (kasılacak), ben de gelip burada medresemi yapacağım.

Dedi: Heyhat! Şaşarım senin ümidine?

Dedim: Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı (gündüzü) vardır.

Dedi: İslâm, parça parça olmuş?

Dedim: Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm’ın müstaid (kabiliyetli) bir veledidir (oğludur); İngiliz mekteb-i idadisinde (lisesinde) çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur (evlâdıdır); İngiliz mekteb-i mülkiyesinden (idarî bilimler fakültesinde) ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir...

Yahu, şu asilzade evlad, şehadetnamelerini (diplomalarını) aldıktan sonra,[1] her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle (dalgalandırmakla), kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev-i beşerdeki (insanlıktaki) hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.”[2]

O zamanlar, o Rus polisi gibi birçok insanı şaşırtacak istikbale dair müjde yüklü bu sözler, asrın imamı olan bir zata yakışacak sözlerdi. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri’nin bu müjdeleri verdiği günler, İslâm Âlemi’nin parçalanma, yıkılma ve yok edilme sürecinin yaşandığı, en karanlık günlerdi. Bir taraftan Hindistan, Mısır gibi İslâm memleketleri birer birer istila edilip sömürge haline getirilirken, diğer taraftan batılıların hasta adam dedikleri Osmanlı da son nefeslerini veriyordu.

Zamanındaki bazı muhatabları; “İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak” diyerek ümitsizlik vadilerinde boğulurken,  Hazret-i Üstad, büyük bir iman ve itikatla: “Ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki istikbal (gelecek) yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacaktır. Ve hâkim; hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacaktır. Öyle ise şimdiki kader-i ilâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak bir istikbal, ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş.”[3] diyordu.

Zaman, uzun bir devrin ardından Bediüzzaman’ı haklı çıkardı. O günden bugüne, bütün ideolojiler çöküp, felsefeleri yıkılırken, batı medeniyeti sarsılıp sesi kısılırken; İslâm’ın gür sadası gittikçe daha da yükselmektedir.



[1]. Bediüzzaman’ın o zaman verdiği müjdeler, daha sonra birer birer çıktı. Mısır İngiliz esaretinden kurtularak 1936’da bağımsızlığını ilan etti. Pakistan 1947’de Hindistan’dan ayrılarak bağımsız bir devlet oldu. Kafkas ülkeleri ve Türk cumhuriyetleri de, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla bağımsızlıklarına kavuştular.

 

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 78

 

[3]. Osmanlıca Mektubat, s. 403

 

ESKİ SAİD’DEN YENİ SAİD’E GEÇİŞ (1921)

Eski Said’den Yeni Said’e Geçiş

Bediüzzaman Hazretleri hayatını iki döneme ayırır. Ömrünün ilk 44 senesini “Eski Said” ve geri kalan 39 senesini ise “Yeni Said” olarak isimlendirir. Eski Said devrinde; toplum hayatına aktif bir şekilde katılan, siyasete giren, gazetelerde ilmî ve siyasî konularda makaleler yazan gayet hareketli ve meşhur bir İslâm âlimidir. Bu devri kendisi şöyle hulâsa eder:

“Bitlis vilâyetine tâbi Nurs Köyü’nde doğan ben, talebe hayatımda rastgelen âlimlerle mücâdele ederek, ilmî münakaşalarla karşıma çıkanları inâyet-i ilâhiye ile mağlûp ede ede İstanbul’a kadar geldim. İstanbul’da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek, nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve 31 Mart Vak’asındaki hizmetlerimle İttihad ve Terakki Hükümetinin nazar-ı dikkatini celb ettim. Camiü’l-Ezher gibi, “Medresetüzzehrâ” namında bir İslâm üniversitesinin Van’da açılması teklifiyle karşılaştım. Hatta temelini attım. Birinci Harbin patlamasıyla talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis’te esir düştüm. Esâretten kurtularak İstanbul’a geldim. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye âzâ oldum. Mütareke zamanında, istilâ kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul’da çalıştım. Millî Hükümetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara Hükümetince takdir edilerek Van’da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.”[1]

Yeni Said devrinde ise, tam aksine, toplum hayatından çekilen, şöhretten uzak duran, siyaseti ve gazete okumayı terk eden, fakat bu arada yazdığı eserlerle perde altından insanların imanını kurtarmaya çalışan, ilmiyle küfre karşı mânen cihad eden büyük bir mânevî mücahid olarak karşımıza çıkar. Yine aynı yerde bu devri şöyle hulâsa eder:

“Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre “Eski Said”i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli “Yeni Said” olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhî ve vicdanî hazzımla baş başa kaldım. ‘Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase’ yani, ‘Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım’ düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım. Ve Kur’ân-ı Azîmüşşânın tetkik ve mütalaasıyla vakit geçirerek ‘Yeni Said’ olarak yaşamaya başladım. Fakat kaderin cilveleri, beni menfî olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm’in feyzinden kalbime doğan füyuzatı yanımdaki kimselere yazdırarak birtakım risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasına “Risale-i Nur” ismini verdim.”[2]

Hz. Üstad’ın Yeni Said’e geçiş süreci, Rusya’daki esaretinde başlayıp 1918’de İstanbul’a geldiği yıllarda devam eden birkaç yıllık bir zaman dilimidir. Bununla birlikte, bu geçişin tam olarak hangi tarihte tamamlandığına dair Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin kendi beyanları vardır. Şimdi Hz. Üstad’ın kendi ifadelerinden bu geçiş sürecini takib edeceğiz.



[1]. Şuâlar -2, s. 530

[2]. Osmanlıca Şuâlar, s. 531

Rusya’da Başlayan Mânevî Uyanış

“Birinci Harb-i Umumî’de esaretle, Rusya’nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyeti’nde bulunuyordum. Orada Tatarların meşhur Volga Nehri’nin kenarında küçük bir câmileri bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitlerin içinde sıkılıyordum. Yalnız kalmayı istedim; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi kefaletiyle beni o Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın idi. O şimal kıt’asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şibiltileri ve rüzgârların rikkatli esmeleri, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.” [1]



[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 244

İstanbul’daki Hâlet-i Rûhiyesi

“Esâretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes’udâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum, Dârü’l-Hikmet’te meslek-i ilmiyeme münasib en âlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gâyet zeki, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlad-ı mâneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes’ud bilirken âyineye baktım; saçımda, sakalımda beyazları gördüm.

Birden esarette, Kosturma’daki câmideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı ve esbabı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki; çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sırada en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: ‘Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki; hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divâne mi olmuşlar, yoksa şimdi ben divâne mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divâne görüyorum?’

Her ne ise... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliklerini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet-i aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere mübtela olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharriye başladım.

O vakit herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat ettim, bir teselli, bir recâ aramaya başladım. Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefiyeyi, ulûm-ı İslâmiye ile beraber havsalama doldurmuştum, o ulûm-u felsefiyeyi pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki o felsefî mes’eleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı mâneviyemde engel olmuştu.

Birden Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur’ân-ı Hakîm’deki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi; o felsefî mes’elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.”[1]



[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 249

Abdülkâdir-i Geylânî ve İmam-ı Rabbânî’nin Mânevî Himmetleri

“Bundan otuz sene evvel, Eski Said’in gafil kafasına müdhiş tokatlar indi. El-mevtü hakkun (ölüm haktır) kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradı, bir halaskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddüdde kaldı. Gavs-ı A’zam olan Şeyh-i Geylânî Radıyallahü Anh’ın Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tefe’ülde şu çıktı:

 اَنْتَ ف۪ي دَارِالْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ (Sen Dârü’l-Hikmet’tesin! Kendine bir tabib ara, tâ ki kalbini tedavi etsin.) Acibdir ki; o vakit ben, Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye âzası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.

İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: ‘Sen tabibim ol!’ Tuttum, kendimi ona muhatab addederek, o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakâraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci Üstad’ımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacâtını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe’ül ederek açtım. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektub bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında ‘Mirza Bediüzzaman’a Mektub’ diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman Eski Said’in bir lâkabı, Bediüzzaman’dı. Hâlbuki hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedanî’den başka o lâkabla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Hâlbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zatın hali, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: ‘Tevhid-i kıble et.’ Yani: Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi, benim istid’adıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm; bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hâsiyetler var. Biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki, bu muhtelif turukların (yolların) başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur’ân-ı Hakîm’dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur.”[1]



[1]. Osmanlıca Mektubat, s. 233

Akıl ve Kalbin İttifakıyla Yeni Said’e Giden Yol

“Kırk elli sene evvel Eski Said, ulûm-ı akliye ve felsefede ziyade hareket ettiği için, hakikatü’l-hakaike karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü aklı ve fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasından gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı ayrı cazibedar birer hâssası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî ona gaybî bir tarzda Tevhid-i kıble et demişti. Yani yalnız bir üstadın arkasından git diyordu.

O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki: Üstad-ı hakiki Kur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstad ile olur diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gâyet garib bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu mânevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözleri kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî (ks) ve Mevlâna Celaleddin (ks) ve İmam-ı Rabbânî (ks) gibi kalb ve ruh ve akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın gözlerini kapadıkları yerlerde ve makamlarda o, gözleri açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle ve irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta وَ ف۪ي كُلِّ شَيْئٍ لَهُٓ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓي اَنَّهُ وَاحِدٌ  (her şeyde onun birliğine delil olan âyetler vardır) hakikatine mazhar olduğunu, Yeni Said  Risale-i Nur eserleriyle göstermiş.”[1]



[1]. Osmanlıca Mesnevî-i Nûriye, s. 2

Sünnet-i Seniyye Pusulasıyla Gelen İstikamet

“Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığım bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gâyet müdhiş ve mânevî bir fırtına içerisinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan seraya, kâh seradan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. İşte o zaman müşahede ettim ki: Sünnet-i Seniyye’nin mes’eleleri, hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gâyet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyye’nin o vaziyete temas eden mes’elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hıffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, “Acaba böyle hareket hak mıdır? maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çekseydim, bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben gâyet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selametli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarda İmam-ı Rabbânî’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.”[1]



[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 52

Beyaz Saçların İkazı

“İhtiyarlığın alâmeti olan başımdaki saçlarıma beyazlık düşmeğe başladığı bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumî’nin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve son İstanbul’a geldiğim vakit; ehemmiyetli bir şan ü şeref vaziyeti, hatta Halifeden, Şeyhü’l-İslamdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği halet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acîbede görüyordum. İşte o zamanda, İstanbul’un Beyazıt Câmi-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlaslı hâfızları dinlemeye gittim.

 Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan, semavî yüksek hitabıyla beşerin fenasını ve zîhayatın vefatını gâyet kuvvetli bir sûrette haber veren كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  (her nefis ölümü tadacaktır) fermanını, hâfızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşti, o pek kalın gaflet uykusunu ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına ve dumanlı bir ateş devam etti. Pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Âyinede saçlarıma baktıkça, beyazlaşan saçlarım bana diyorlar: “Dikkat et!” İşte o beyaz saçlarımın ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar olduğum ve âdeta âşık olduğum dünya, bana “Uğurlar olsun” diyerek, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de “Allah’a ısmarladık” deyip, o da gitmeye hazırlanıyor.”[1]



[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 241

Yeni Said’e Geçiş Tarihi

Hazret-i Üstad yukarıya aldığımız mânevî buhranların ve ruhânî çalkantıların neticesinde 1921 baharında bir Ramazan ayı içerisinde sükûnet bularak Eski Said’den, hayatının Yeni Said devresine geçmiştir. Üstad’ın bu değişimi İstanbul’da, 1921 yılında gerçekleştiğine dair risalelerde yer alan bazı ifadeleri şu şekildedir:

1- Hz. Üstad’ın 8. Lem’a’da verdiği tarih, Yeni Said’in başlangıç tarihinin 1921 yılında olduğunu gösteriyor. O tarihte kendileri, İstanbul’da, Osmanlı’nın diyanet teşkilatı olan Meşihat’in âlimler kurulu, Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de aza idi.

Hz. Üstad, 8. Lem’ada bu tarihi (hicrî olarak) şöyle verir:

Arabî (hicrî) tarih ile 1339 (miladi 1921) müthiş bir buhran-ı ruhî (ruhî dalgalanma) ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı (sıkıntılı) bir teşevvüş-ü fikrî (fikrî karışıklık) geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret-i Gavs’dan (Abdulkâdir-i Geylânî ks.dan) istimdad eyledim (manevî yardım istedim).  Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, “Fütûhül-Gayb” kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim.”[1] 

Burada verilen tarih yanında, dikkat çeken diğer bir husus, Hz. Üstad’ın Şeyh Abdulkadir-i Geylânî’nin mânevî himmetiyle o buhranı geçirdiğini, yani Yeni Said’e inkılâb ettiğini beyan etmesidir. Bunu aynı risalenin baş tarafında da şöyle bildirmiştir:

“Bir inâyet-i ilâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda Hazret-i Şeyhin “Fütûhü’l-Gayb” namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektubta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşadiyle Eski Said Yeni Said’e inkılâb etmiş.”[2] 

23. Söz’de, kendisini Yeni Said’e geçiren bir vakıa olarak anlattığı hatırasının sonunda söylediği, “Kur’ân-ı Hakîm’in hâlis bir tilmizi beni irşad etti.”[3]  cümlesinden bu halis tilmizin, Nur Talebeleri’nin de bir üstadı olan Şeyh Abdulkâdir-i Geylânî (ks.) Hazretleri olduğu anlaşılmaktadır.

2- Lemaat’ın te’lif tarihi olan 1921 senesi de aynı tarihi gösteriyor. Çünkü bu risaleyi, “Her iki Said’in iştirakiyle”[4]  yazdığını söyler. Yani bu risaleye Eski Said iken başlayıp Yeni Said olarak bitirmiştir.

Lemaatin girişindeki şu ifadeler bu risalenin 1921 Ramazan’ında te’lif edildiğini gösteriyor: “Hatta (Lemaat’ın) tarihi   -نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَلِهِلَالَيْ رَمَضَانَ-  çıkmış. Yani: Ramazanın iki hilâlinden doğmuş bir edeb yıldızıdır. (rûmî) 1337[5] (1921) eder.” [6]

Ramazan’ın “iki hilalinden” maksadı, Ramazan ayı boyunca yazılmış demektir. Çünkü hicrî aylar hilalle başlar, hilalle biter. Lemaat’i yazarken Yeni Said’e geçtiğini dikkate alırsak bunun 1921 yılı Ramazan ayı olduğu anlaşılmaktadır. O senenin Ramazan ayı ise 9 Mayıs’ta başlamış, 6 Haziran’da bitmiştir.

Yeni Said’e Lemaat’ın te’lifi esnasında geçtiğini 30. Söz’deki şu cümleleri de gösteriyor:

“Bu risalenin (30. Söz’ün) te’lifinden sekiz sene evvel İstanbul’da, Ramazan-ı Şerifte, meslek-i felsefe ile münasebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki Fatiha-i Şerife’nin âhirinde -صراط الذين انعمت عليهم- ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vakıa-i hayaliye, bir hâdise-i misaliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki, kendimi bir sahra-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış…”[7]

Bahsi geçen “Fatiha’daki Üç Yolun Beyanı”, Lemaat’ın en son şiirlerinden biridir. Buna bakarak Hz. Üstad, Ramazan ayının sonlarında, -belki de bir kadir gecesinde- Yeni Said’e geçmiştir denilebilir.

3- Hz. Üstad’ın 23. Söz’de, “(Kendisini Yeni Said’e geçiren) bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi 45 yaşında tahmin ediyordum” demesi de aynı tarihi göstermektedir. Çünkü 1921 yılında Hz. Üstad tam 45 yaşında idi.

Hz. Üstad’ın rûmî 1293 tarihinde doğduğu, risalelerin pek çok yerlerinde zikredilir. Mesela, “Bediüzzaman Said Nursî, rûmî 1293 tarihinde Bitlis Vilâyetine bağlı Hizan Kazası’nın İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyü’nde doğmuştur.”[8] Bu ise miladî 1877’ye karşılık geliyor. Öyleyse Yeni Said’e geçtiği yıl;

1921-1877= 44 yaşını doldurmuş ve tam 45 yaşı içindedir.

Bediüzzaman Hazretleri, Yeni Said’e geçtiği ilk seneler içinde, yeni bazı risaleler yazmış ve bunları sonraki yıllarda “Mesnevi-i Nûriye” adı altında Risale-i Nur’a dahil etmiştir. Bu hususu kendisi şöyle anlatır:

“Yeni Said’in en evvel hakikatten şuhud derecesinde (manen görerek) kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Habab, Zühre, Şûle ve onların zeyillerinden ibarettir.”[9]



[1]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 157

[2]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 145

[3]. Osmanlıca Sözler, s. 118

[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 176

[5]. Burada verilen 1337 tarihi rûmîdir. O dönemde resmi işlerde rûmî takvim kullanıldığından kitabların üstüne ekseriya rûmî tarihleri yazılıyordu. Yeni Said’in ilk risaleleri olarak neşredilen diğer risalelerin kapaklarındaki tarihler de rûmîdir.

[6]. Osmanlıca Sözler, s. 322

[7]. Osmanlıca Sözler, s. 227

[8]. Tarihçe-i Hayat, s. 30

[9]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 42

Sarıyer’de Bir Halvethâne

Bediüzzaman Hazretleri Dârü’l-Hikmet’te aza iken, yukarıda bahsettiği mânevî buhranı yaşadığı sıralarda, vazifesinden izne ayrılmış, dünyanın faniliği ve ölümün hakikati hakkında derin düşüncelere dalmıştır. Bu derin tefekkürler, onun Yeni Said’e inkılâb etmesi ile neticelenmiştir. “Rabıta-i mevt” yapmakla, yani ölümü çokça düşünmekle Yeni Said’e geçtiği hakkında kendisi şunları söyler:

“Ehl-i tarikatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri (etkilisi) olan rabıta-i mevt (ölümü çok düşünmek), Eski Said’i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede (fikri çalışmalarında) Yeni Said’e yoldaş olmuş.”[1]

Bu tefekkürler esnasında bir gün Eyüb Sultan Kabristanı’nı ziyaret etmiştir. Orada başlayan ölüm hakkındaki tefekkürünü şöyle anlatır:

“Bir zaman esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan Kabristanı’nın dereye (Haliç’e) bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir halet-i hayaliye bana geldi…”[2]

Burada başlayan çok derin tefekkürlerin devamında Bediüzzaman Hazretleri, Sarıyer’de, kendine yalnız kalacağı bir yer ayarlayarak inzivaya çekilmiş ve orada Eski Said Yeni Said’e inkılâb etmiştir. Aynı bahsin devamında bunu şöyle anlatır:

“Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne (inziva yeri) kendime buldum. Gavs-ı A’zam (ra) Fütûhu’l-Gayb’ıyla, bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (ra) Mektubat’ıyla, bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı ictimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum. Allah’a şükrettim.”[3]

Bediüzzaman Hazretleri o yalnızlık sırasında kendisini Eski Said’den Yeni Said’e geçiren şöyle mânevî bir hâl görür:

“Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:

Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim (efendim) olan zât, bana tahsis ettiği altmış altundan tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altunu kumara mumara, eğlencelere ve şöhret perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiç bir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden ben o hazîn halette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi: Bütün bütün sermayeni zayi’ ettin. Tokata da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâki (geride) kalan on beş altundan her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al. Baktım nefsim razı olmuyor. Üçte birisini dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim mübtela olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti. Birden o hal değişti.

Baktım ki; ben, tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer (tren) içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiç bir tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülâkatında (kavuşunca) elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından (ayrılınca) elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın (dedi).

Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil (karşı) bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle SAİD ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden eyvah! dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: Aklın başına geldi mi? Dedim: Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok. Dedi: Tevbe et, tevekkül et. Dedim: Ettim! Ayıldım... Eski Said kaybolmuş, Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayr etsin bir iki kısmını ben tabir edeceğim, sâir cihetleri sen kendin tabir et. O yolculuk ise; âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden (ana karnından), gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altun ise, altmış sene ömürdür ki; Bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarfetmek için Kur’ân-ı Hakîm’in hâlis bir tilmizi (Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî r.a.) beni irşad etti.

O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise, zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezaiz-i nâmeşruadır (gayr-i meşru lezzetlerdir) ve lehviyat-ı muharremedir (haram eğlencelerdir) ki; mülâkat esnasında tasavvur-ı zevaldeki (biteceğini düşünmekteki) elem, kalbi kanatıyor. Müfarakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim. Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.”[4]

Yukarıya aldığımız iktibaslarda, Hz. Üstad’ın Yeni Said’e Şeyh Geylânî Hazretleri’nin Fütûhu’l-Ğayb kitabının yardımıyla geçtiği anlatılıyordu. Hem diğer bir iktibasta, 23. Söz’deki “vakıa-i hayali”den ayıldığında Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb ettiği ve Kur’ân’ın halis bir tilmizi olan Şeyh Geylânî’nin, gördüğü o vakıa esnasında Hz. Üstad’ı irşad ettiği ve onun himmetiyle bu inkılâbı tamamladığı anlatılmıştı.

Bu bilgileri bir araya getirdiğimizde anlaşılıyor ki, Bediüzzaman Hazretleri, Sarıyer’deki inzivasında Şeyh Abdulkadir-i Geylânî Hazretleri’nden meded isteyerek kitabına müracaat etmiş ve orada kendisine gösterilen adetâ mânevî bir sinema ile ve Hz. Gavs’ın irşadıyla Eski Said Yeni Said’e inkılâb etmiştir.

Hz. Üstad Yeni Said’e geçtikten sonra, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda Beykoz sınırları içinde bulunan ve Boğaz’a nazır yüksekçe bir tepe olan ve üzerinde Yuşa (as)’a ait bir ziyaretgâhın bulunduğu Yuşa Tepesi’ne çıkmış ve orada inzivaya çekilmiştir. 1948’de tutuklu yargılanırken Afyon Mahkemesi’ne sunduğu kendi kısa hayat hikâyesinde buna şöyle temas eder:

“Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma (tabirime) göre Eski Said’i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yuşa Tepesi’ne çekildim.”[5] Bu satırlardan Hz. Üstad’ın Yuşa Tepesindeki inzivaya Yeni Said’e geçtikten sonra çekildiği anlaşılmaktadır.



[1]. Sikke-i Tadik-i Gaybî, s. 67

[2]. Osmanlıca Lem’alar, s. 247

[3]. Osmanlıca Lem’alar, s. 249

[4]. Osmanlıca Sözler, s. 118

[5]. Osmanlıca Şuâlar, s. 531

Yuşa Tepesi’nde İnzivâ

Artık Yeni Said devrine geçen Bediüzzaman Hazretleri dünyanın fânî yönlerine tamamen sırtını dönmüş bir ruh haleti içinde, Yuşa Tepesi’nde bir süre mânevî hazları ve kalbî hissiyatıyla baş başa kalır. O zamanki hâl ve hissiyatından daha sonra şöyle bahs edecektir:

“Bir zaman ihtiyarlığımın mebdeinde (başlangıcında), bir inziva arzu ettim. İstanbul’un boğaz tarafındaki Yuşa Tepesi’nde, yalnız kalmakla ruhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, daire-i ufka ve etrafa baktım. Gâyet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firakı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, her bir dalındaki, herbir senenin içinde sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firak ve iftiraktan gelen gâyet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzulî-i Bağdadî gibi, müfarakat eden (ayrılan) dostları düşünerek ah-enîn edip ‘Vuslatı yâd eyledikçe ağlarım, Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim.’ diyerek bir teselli, bir nur, bir recâ kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdadıma yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir recâ verdi.”[1]

 



[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 236

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN VEFÂTI (23 MART 1960)

Bediüzzaman Hazretleri'nin Son Günleri

Ankara’ya girmesine müsaade edilmeyen Bediüzzaman Hazretleri, bir müddet Emirdağ’da kaldıktan sonra, son aylarını Isparta’da geçirmeye başladı. Ramazan ayı geldiğinde yanında kalan hizmetkârlarıyla birlikte teravih namazını cemaatle kılıyordu.

Hazret-i Üstad’ın son günlerini yakından gören ileri gelen Nur Talebeleri’nden olan Büyük Ruhlu Küçük Ali merhum, o zaman vuku bulan ve Nur Hizmeti’nin geleceğini yakından alâkadar eden mühim bir hâdiseyi ve Hazret-i Üstad’ın pek mühim bir vasiyetini şöyle anlatıyor:

“Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretleri vefatından önce Urfa’ya giderken bize (Isparta’ya) geldi. Talebeyi topladı. Hüsrev kardeşe hitaben buyurdular ki:

-Hüsrev ben gidiyorum. Benden sonra bu vazifeyi siz deruhte edeceksiniz. Hüsrev kardeş de buyurdular ki:

-Üstad’ım efendim, ben hem ihtiyarım hem hastalıklıyım. Bu vazifeyi genç kardeşlerimize tevdi buyurun. Üstad Hazretleri Hüsrev kardeşe cevaben:

-Hüsrev benden sonra 15-16 yaşındaki delikanlı gibi sıhhat bulacaksın. Hem benim daha 8 senelik ömrüm var. Onu da sana veriyorum’ deyip bu şekilde vazifeyi Hüsrev Kardeşe tevdi buyurduktan sonra Üstad Hazretleri gitti. Birkaç gün sonra radyodan Bediüzzaman Hazretleri’nin Urfa’da vefat haberini aldık.”[1]

Ramazan’ın yarısı geçince Hazret-i Üstad tekrar hastalandı ve Emirdağ’a giderek Emirdağ talebelerinden olan Doktor Tâhir Barçın tarafından muayene edildi. Dr. Tâhir Barçın o günü şöyle anlatmaktadır:

“Nur Talebeleri Üstad’ın şiddetli hasta olduğunu haber vermişlerdi. Hemen gittim, muayene ettim. Üstad’ın ateşi 38 dereceydi. Yaşlı insanlarda derece çok yükselmiyor. Çünkü vücut direnci olmuyor. Ateş yükselmesi demek, vücudun mikroba karşı silah kullanması demektir. Üstad’ın hastalığı çok ciddî idi. Ağır bir zatürreye yakalanmıştı. Ben bir iğne yapmak istedim. Zübeyr, ‘yapalım abi’, diye iğne yapmamı istedi. Altı yüzlük veya sekiz yüzlük bir penisilin iğnesi yaptım.

Ertesi sabah Üstad biraz açılmış ve rahatlamıştı. Yine harareti vardı, bu yüzden kar yedi. Hazırlık yaptılar. Isparta’ya gidecekti. Daha önceki seferlerde Isparta’ya, Ankara veya İstanbul’a giderken, vedalaşıp, helâlleşmezdi. Bu sefer Üstad’ın ayrılması acıklı olmuştu. Biz o zaman için Üstad’ın vefat edeceğini hiç hatırımızdan bile geçirmiyorduk, içimizden katiyyen böyle birşey geçmiyordu. Fakat son ayrılışımız çok hazin olmuştu. Helâlleşti, Allah’a ısmarladık diye vedâ etti.

Daha sonraki günlerde Isparta’ya, oradan da Urfa’ya gidip vefat ettiğini öğrendiğimiz zaman, çok çok üzülüp, sarsılmıştık. Son ayrılıştaki vedâlaşmasını ancak o zaman idrak ettim. Meğer Üstad artık ebedî âleme doğru yolculuğa çıkıyormuş, bu sebepten bizlerle, Emirdağ’daki Nur talebeleriyle teker teker vedâlaşmıştı.”[2]

Bu son ziyaretinde Emirdağ’da iki gün kalan Bediüzzaman Hazretleri 19 Mart’ta Isparta’ya döndü. 



[1]. Hayrât Vakfı Arşivi

[2]. Son Şahitler, c.2, s. 439

Bediüzzaman’ın Talebelerine Son Dersi

1960 yılı başında Ankara’ya son defa gelişinde Üstad Hazretleri, bütün Nur Cemaatine hitab eden son bir ders kaleme aldırdı. Dâhilde, yani İslâm memleketleri içinde yapılacak iman hizmetinde “müsbet hareketin” ve “manevî cihadın” lüzumunu, bu zamanın siyasetinde ehvenüşşer (iki şerden daha az zararlı olanı) denilen düsturun tercih edilmesi gereğini ve birkaç mes’eleyi daha tafsilatlı bir şekilde anlatıp ders verdi. Vefatından üç buçuk ay evvel olması hasebiyle bir nevi veda dersi olan bu son ders şöyledir:

“Aziz kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet (olumlu) hareket etmektir. Menfî (olumsuz) hareket değildir. Rıza-yı ilâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi (iman hizmetini) yapmaktır, vazife-i ilâhiyeye (Allah’ın vazifesine) karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:

Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme (baskıya) ve terzile (aşağılanmaya) karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî’de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i ilâhiyeye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselam gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet, meselâ: Seksen bir hatasını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin (savcının) yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mes’ele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir (mânevî cihadıdır). Mânevî tahribatına (yıkımlara) karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى  (kimse kimsenin günahıyla mesul olmaz) düsturu ile ki: ‘Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.’ İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem-i İslâm’da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat (iç savaşlar) ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da; vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.

Ben de Celaleddin-i Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak (başarılı) etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir” deyip ihlas ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

Haricî (dışarıdan gelen) tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir (karşılık verilir). Çünkü düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde mânevî tahribata (yıkımlara) karşı mânevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki (dıştaki) cihad başka, dâhildeki (içteki) cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakiki talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark, pek azîmdir (büyüktür).

Bir mes’ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’ân’a (Kur’ân’ın hükmüne) göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcabatından (gereklerinden) olarak hacat-ı zaruriye (zarurî ihtiyaçlar) dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla (alışkanlıkla) hacat-ı gayr-ı zaruriye (mecburi olmayan ihtiyaçlar), hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, zaruret (mecburiyet) var diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet (geçim) derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hatta hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: ‘Biz şimdi mecburuz.  اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ (zaruretler haramı helal kılar) kaidesiyle Avrupa’nın bazı usûllerini, medeniyetin îcablarını taklide mecburuz’ dediler. Ben de dedim: ‘Çok aldanmışsınız. Zaruret sû’-i ihtiyardan (iradesini kötüye kullanmaktan) gelse kat’iyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû’-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû’-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinâyet yapsa; hüküm aleyhine cari (geçerli) olur, mazur sayılmaz, ceza görür. Çünkü sû’-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur, ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.’

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Sû’-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden (doğan) hareketler, haramı helâl etmeye medar (sebep) olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve sû’-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz. Kanun-ı beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zaruret-i katiye ile, sû’-i ihtiyardan neşet eden (çıkan) hükümleri ayırmıştır. Kanun-ı ilâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş (ayrılmış).

Bununla beraber zamanın ilcaatı ile (zorlamalarıyla) zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek ‘zaruret var’ zannıyla hareket eden o bîçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarf etmiyoruz. Bîçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim (gevşemediğim), o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına (aşağılamalarına), zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-ı tâmme (tam bir kanaat) verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıddır. Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. ‘Öldükten sonra neşrolunsun’ demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler (incelediler); sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz, o beraati tasdik etti. Ben de bunu dâhilde asayişi temin için ve yüzde doksan beş masuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Saîd, meşveretle neşredebilir” dedim.

Üçüncü Mes’ele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i mânevî (manevî bir cehennem) neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’ân’ın “Rahmeten lil-âlemîn” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete iman, Allah’a iman ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev’-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o mânevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet (haktan sapmış) kısmı; yani Kur’ânla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ân’a muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı (tam bir küfrü) komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit (aşırı giden) dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-i halde yaşanmaz. Onun için Kur’ân-ı Hakîm, bu asırda bir mucize-i mâneviyesi olarak Risale-i Nur Şâkirdleri’ne bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş.

Evet, Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkan’ları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’ân-ı Hakîm’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak. Çünkü bir İsevî Müslüman olsa, İsa Aleyhisselam’ı daha ziyade sever. Bir Musevî Müslüman olsa, Musa Aleyhisselam’ı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder (bozulur), hayat-ı ictimaiyeye (topluma) bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakk’a şükür Kur’ân-ı Hakîm’in işârât-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mucize-i Kur’âniye’nin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri (insanlığı) anarşilikten (terörizmden) kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeye, bu Kur’ân’ın kanun-ı esasîlerini (anayasalarını) neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’ân’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara; hem şahsın i’dam-ı ebedîsi (ebedî yokluğu) ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i’dam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, cehennemden on defa daha fazla dehşetli cehennem azabı çeker. Demek o cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü her bir insan akrabasının saadetiyle mesud, azabıyla muazzeb olduğu (azab çektiği) gibi; Allah’ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu mânevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur’ân-ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine (anlayışına) göre onun bir mucize-i mâneviyesi (manevî mucizesi) olan Risale-i Nur eczalarıdır.

Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyasî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) dünyada bir cennet-i mâneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını ispat eden Risale-i Nur’a mümanaat etmedi (mani olmadı), neşrine müsâadekâr davrandı; nâşirlerine de tazyikattan (baskıdan) vazgeçti.

Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli, belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan -bazen men olduğum gibi- men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, ehvenüşşerr (iki şerden daha hafif olanı) deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsâadekârdır; ehvenüşşerr olarak bakınız. Daha a’zamü’ş-şerden (daha büyük şerden) kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun.

Hem dâhildeki cihad-ı mânevî; mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok.

Meselâ: Bir parti bana binler vecihle (yönden) sıkıntı verdiği halde, hatta otuz senede hapisler de tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azablarına mukabil, o bîçarelerin yüzde doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere maruz kalmaktan kurtulmaya vesile oldum ki,

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى  (kimse kimsenin günahıyla mesul olmaz) âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvaya (şikâyete) hakları yoktur.

Hatta bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve casusların evhamları ile bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû-i fehmiyle (kötü anlayışıyla), dikkatsizliği ile Risale-i Nur’un bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeye çalıştığı halde, mahkemelerde ispat edildiği gibi, en ziyade hücuma maruz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müdde-i umumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: “Bu müdde-i umumînin kızıdır” O masumun hatırı için o müddeîye beddua etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale-i Nur’un, o mucize-i mâneviyenin intişarına (yayılmasına), ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan aldığı dersin en birinci esası: Benlik, enaniyet, hodfuruşluğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlas-ı hakiki ile imanın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenab-ı Hakk’a şükür, o a’zamî ihlâsı kazananların pek çok efradı (ferdleri) meydana çıkmış. Benliğini, şan ü şerefini en küçük bir mes’ele-i imaniyeye feda eden çoktur. Hatta Nur’un bîçare bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i ilâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar, isabet-i nazar (nazar değmesi) hükmüne geçip onu incitiyor. Hatta musafaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor. ‘Senin bu vaziyetin nedir?’ diye soruldu, ‘Madem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?’ Cevaben dedi:

–Madem mesleğimiz azamî ihlastır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mes’ele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek azamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîm’in tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine ‘Defteri çıkar!’ diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.

O kardeşimize sorduk: “Bu acib ihlâsı nereden ders almışsın?”

Demiş: İki noktadan:

Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acib harbi olan Bedir Harbi’nde namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rekât sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselam bir hadîs-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harbde bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riâyet etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı Mutlak’ın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh u canımızla ittiba ediyoruz.

İkincisi: Kahraman-ı İslâm, İmam-ı Ali radıyallahü anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyeci (koruyucu) istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hatırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuruyla namazdaki huzuruna mani’ olunmamak için bir muhâfız ifriti (cini) dergâh-ı ilâhîden niyaz etmiş.

İşte bu bîçare, ömrü bu zamanda hodfuruşluk (gösteriş) içinde yuvarlanan bîçare kardeşiniz de; hem Sebeb-i Hilkat-i Âlem’den, hem Kahraman-ı İslâm’dan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’ân’ın esrarına (ince mânâlarına) ehemmiyet vermekle, harb içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.    

Saîd Nursî[1]

 



[1]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 241

Aziz Üstad’ın Son Yolculuğu

Emirdağ’dan Isparta’ya dönüşünde gayet hasta bir halde, ikindi vaktinde, kaldığı eve son kez çıkan Bediüzzaman Hazretleri, gece yarısı ateşler içerisinde uyurken bir ara gözlerini açıp talebelerine, “Arabayı hazırlayın Urfa’ya gideceğiz!” der. Sabah olduğunda hizmetini gören üç talebesiyle birlikte 20 Mart 1960 günü saat dokuzda Isparta’dan ayrılır. Bir rivayete göre, rüyasında kendisini Urfa’ya çağıran İbrahim Aleyhisselam’ın dâvetine icabet etmek için[1] yağmurlu bir havada, son menzili olan Urfa’ya doğru hareket ederler.

Üstad’ın Isparta’dan ayrıldığını öğrenen devrin idarecileri tedirgin olmuşlar, nereye gittiğini bilmek istiyorlardı. Bu sebeple emniyet, her tarafta onu aramaya başladı. Üstad ise, arabasını tanımamaları için plakasını çamurla sıvattırdı. Yağan şiddetli yağmurun da yardımıyla bütün güvenlik ve arama noktalarını aşarak Konya’ya ulaştılar.

Tam Konya’ya girerlerken, bardaktan boşanırcasına rahmet yüklü bereketin sağanağı göz gözü görmez etti. Bu rahmet tecellisi içinde, bütün kontrol noktalarının devre dışı kaldığı bir inayetle, Konya’dan da selametle geçtiler.

Daha sonra Adana’dan da geçerek 21 Mart Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde Gaziantep’e girdiler. O günlerde hemen bütün Anadolu’da olduğu gibi, Gaziantep’te de çamur yağıyordu. “Ehl-i imanın vefatıyla semavat ve arz ağlarlar” sırrınca, adeta gökyüzü aziz Üstad’ın dünyaya vedasına ağlıyor, gözyaşları döküyordu.

Nihayet son durak olan Urfa’ya, 21 Mart Pazartesi günü öğleye doğru ulaşarak İpek Palas Oteline yerleştiler. Bediüzzaman’ın Urfa’ya geldiğini işiten binlerce Urfalı, büyük bir heyecanla otele akın etti. Üstad çok hasta olmasına rağmen hiç kimseyi geri çevirmedi. Önceleri, hastalandığı zaman ziyaretçi kabul etmediği halde, Urfa’da kim gelmişse hemen içeri aldırdı ve görüştü. Odasının önünde kuyruk oluşturup sıra ile Üstad’ı ziyaret eden yüzlerce Urfalı, Üstad’ın elini öpüp, duasını aldılar.

Geldiklerinden bir gün sonra 22 Mart 1960 Salı günü otelin etrafı polisler tarafından sarıldı. Emniyet amiri otele bizzat gelerek: “İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emri var. Derhal Isparta’ya dönmeniz lâzım!” dedi. Ölüm döşeğinde hayatının son demlerini yaşamakta olan aziz Üstad: “Garip!... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Gidiniz amirinize bildiriniz” diye ona karşılık verdi.

Diğer taraftan İçişleri Bakanı Namık Gedik, telefonla Urfa’yı arayarak Emniyet Müdürü’ne bağırır çağırır; Bediüzzaman’ın hemen Urfa’dan çıkarılmasını ister. Uygun araba yok diyen müdüre: “Başka araba yoksa bir çöp arabasına atın gönderin” der. Bu söz Üstad’ın kulağına gidince, Üstad: “O kendi akıbetini söylemiş” der.[2]

Bu esnada Üstad’ın Urfa’dan çıkarılmaya çalışıldığını duyan Urfalılar buna engel olmak için otelin önünde toplanırlar. O gün, Üstad’ın Urfa’dan çıkarılmasını engellemek için Ankara’ya yüzlerce telgraf çekilir.

Durumu haber alan Demokrat Parti İl Başkanı Mehmed Hatipoğlu öfkeyle emniyete koşar ve emniyet müdürüne sert bir üslup ile: “Eğer Bediüzzaman Hazretleri’ni buradan bir yere çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım bile attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir” der. Emniyet Müdürü: “Efendim! Ankara’dan gelen emir çok şiddetli ve kat’idir. Derhal dönmesi icab eder” deyince, hiddetlenen Hatipoğlu, tabancasını masaya koyar ve: “Beni öldürmeden bu muhterem zatı buradan çıkartamazsınız. Burası gâvuristan mıdır ki, bizim bir Allah misafirimiz buradan zorla çıkartılmak isteniyor?” der.



[1]. Urfa İpek Palas Oteli’nin sahibi Mahmut Erbaş, oteline gelen Üstad’ı odasında ziyareti esnasında, “Niçin bu hasta halinizle buralara kadar geldiniz?” diye sorması üzerine Üstad’ın: “Oğlum ben İbrahim (as)’ı rüyamda gördüm. Beni Urfa’ya çağırdı. Belki buraya ölmeye geldim” dediğini bildirmektedir. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 3, s. 2149. Malum olduğu üzere Urfa İbrahim (as)’ın bulunduğu şehirlerden biridir ve bir rivayete göre Urfa’da dünyaya gelmiştir.

[2]. Bediüzzaman Hazretleri’nin Namık Gedik’in akıbeti hakkında verdiği bu kerâmetli haber iki ay sonra aynen gerçekleşmiştir. Şöyle ki: Üstad’ın vefatından iki ay sonra meydana gelen 27 Mayıs 1960 askerî darbesi sırasında tutuklananlar arasında İçişleri Bakanı Namık Gedik de vardır. İçine düştüğü bu sıkıntılı durumdan bunalıma girerek tutuklu kaldığı binanın penceresinden atlayıp intihar eder. Yardım için yanına koşan insanlar, oradan geçmekte olan bir çöp kamyonunu durdurarak onunla kendisini hastahaneye yetiştirmeye çalışırlarken yolda ölür.

Ebedî Âleme Göç

Salı günü böyle telaşlı ve mücadeleyle geçer. Akşam olur ve ortalığı derin bir sessizlik kaplar. Oda kapısı herhangi bir taarruza karşı içeriden kilitlenir. Artık Aziz Üstad’ın hakka vasıl olma zamanı iyice yaklaşmıştır. 23 Mart 1960 Çarşamba günü gecenin ilerleyen saatlerinde, büyük iman müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, ateşler içinde yattığı yatağında  yavaş yavaş kendinden geçmiş, bu fânî dünyayı bırakıp ebed âlemlerine göç etmiştir. Vefat ettiği vakit Ramazan’ın 25. gecesiydi. Bir ömür boyu Kur’ân’ın yeryüzünde cemaatsiz kalmaması için bütün herşeyini feda eden bu büyük Kur’ân hâdimi, “27” numaralı otel odasından, kimbilir, belki de bir Kadîr Gecesi’nde, bu dünyadaki mânevî ticaret ve memuriyetini bitirip Rabb-i Rahîm’ine ve Mevlâ-yı Kerîm’ine kavuştu.

1911’de yazdığı Münazarat Risalesi’nde “Ölüm bizim Nevruz Günümüzdür” diyen büyük Üstad, elli sene sonra bir Nevruz Günü’nün gecesinde[1] vefat ederek “Bediüzzaman” olduğunu bir kez daha gösterdi. “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” sözü meşhur bir hakikattir. İslâm Dünyası onun vefatıyla bu hakikatli sözü bir kez daha hatırlıyor, “bir âlemini” daha ebediyete uğurluyordu.



[1]. Nevruz Osmanlı devrinde Rûmî takvimle 9 Mart’ta kutlanırdı. Günümüz takviminde ise bu tarih 22 Mart’a tekabül etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri 22 Mart’ı 23 Mart’a bağlayan gece vefat etmiştir.

Hüsrev Efendi’nin Hz. Üstad’ın Naaşını Isparta’ya Getirtme Talebi

Bediüzzaman Hazretleri Isparta’ya olan sevgisinden dolayı orada defnolmak istediğini defalarca ifade etmişti. Mesela, Marangoz Ahmed Efendi’nin, Üstad için Isparta Davraz Dağı’nda ulvî bir kabir yapma teklifi üzerine çok memnun olan Hazret-i Üstad bu tekliften memnuniyetini şöyle ifade etmişti:

Marangoz merhum Barla’lı, hârika sadakatlı Mustafa Çavuş’un tam yerine geçen Medrese-i Nûriye’nin tam çalışkan kahramanlarından Marangoz Ahmed’in benim için Sava’nın Davraz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazînâne ağlattırdı.[1]

Yine Kastamonu’dan Isparta Hapishanesi’ne getirilme arefesinde karşılaştığı bir tevâfuktan bahsederek şöyle demişti:

“Isparta Vilâyetinde kıymetdâr kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip o mübarek toprağa defnolmamı, kalben niyaz ettim.”[2]

Hazret-i Üstad’ın Isparta’da defnedilme arzusunun bu şekilde biliniyor olması sebebiyle, Urfa’daki beklenmedik vefatı, kendisini orada defnedip etmemek konusunda talebeler arasında tereddütlere sebep oldu. Aynı günün sabahında, yanında bulunan talebeler, çektikleri telgraflarla Üstad’ın vefatını Isparta’ya haber verdiler ve ne yapmaları lazım geldiğini sordular. Telgraflardaki ifadeleri şöyledir:

“Üstad vefat etmiştir.” Hüsnü - Ziver

“Üstad’ımız vefat etti. Acele geliniz. Biz şimdi ne yapacağız? Hüsnü”[3]

Buna cevaben Hüsrev Efendi kendilerine Hazret-i Üstad’ı Isparta’ya getirmelerini isteyen şu telgrafı gönderir:

“Hazret-i Üstad’ın vefatı bizi pek fazla üzmüş ve yıpratmıştır. Aziz Üstad’ın bütün eserleri ile hayatı Isparta’da geçmiştir. Aziz Üstad’ın kabr-i şerifleri de Isparta’da olması pek elzemdir. Mübarek Üstad’ın mübarek cesedlerini de her halde Isparta’ya getiriniz. Cümlenizi gözyaşlarıyla tâziye eder ve ebedi saadetler dilerim.  El-Bâkî Hüve’l-Bâkî                   Hüsrev[4]

Hüsrev Efendi’nin bu talebinin tek sebebi, sadece Bediüzzaman Hazretleri’nin Isparta’ya son derece değer vermiş olması değildi. Bunun da ötesinde, bu sitede  “Üstad Bediüzzaman’ın Son Vasiyetnamesi” isimli konu başlığı altında orijinal belgesi ile yayınlanan vasiyetindeki ifadeleri, Isparta’ya getirtme talebinin en önemli bir sebebiydi. Bu ifadelerde, Hazret-i Üstad Isparta’da defnedilmeyi açıkça şöyle vasiyet ediyordu:

“Barla’da vefat edersem Barla’nın yukarı mezaristanına, Isparta’da vefat edersem Sava Mezaristanı’na götürünüz.                          Said Nursî”[5]

Hüsrev Efendi, Bediüzzaman Hazretleri’nin Isparta’ya getirilmesini beklerken, vefatı esnasında yanında bulunan talebeler, cenazeye iştirak etmek için Urfa’ya akın eden onbinlerce insan varken buna muvaffak olamayacaklarını bildiren aşağıdaki cevabî telgrafı göndermişler ve Hazret-i Üstad çok sevdiği Isparta’da defnolmayı vasiyet etmiş olmasına rağmen Urfa’da defnedilmiştir.

Fakat Aziz Üstad, beklenmedik bir zamanda Urfa’da vefat edip orada defnedilse de kader-i ilâhî bambaşka bir yol ile yine onu Isparta’ya iade edecekti.

 



[1]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 173

[2]. Osmanlıca Şuâlar, s. 361

[3]. Hayrât Vakfı Arşivi

[4]. Hayrât Vakfı Arşivi

[5]. Hayrât Vakfı Arşivi

Cenaze Merasimi Ve Ebediyete Uğurlanış

Vefat ettiği gecenin sabahında, yani Çarşamba günü memleketin dört bir yanına telgraflar çekildi ve Nur Talebeleri’ne asrın iman mektebi muallimi Büyük Üstad’ın vefâtı haber verildi. Hüsrev Efendi’nin yukarıda geçen “Aziz Üstad’ın bütün eserleri ile hayatı Isparta’da geçmiştir. Aziz Üstad’ın kabr-i şerifleri de Isparta’da olması pek elzemdir.” şeklindeki telgrafına rağmen Üstad’ın mübarek naaşını Isparta’ya götürmek nedense mümkün olmamıştı. Memleketin dört bir tarafından katılmak isteyenlerin yetişebilmeleri için cenazenin bir gün sonra Perşembe günü kaldırılmasına karar verildi. Çarşamba günü öğleden sonra Dergâh Camii’nde Hazret-i Üstad’ın cenazesi Molla Abdülhamid Efendi tarafından yıkandı. Cenazesi yıkanırken gökyüzü açık ve güneşli olduğu halde üzerine hafif yağmur damlaları düşüyordu. Techiz-tekfin işleri tamamlandıktan sonra mübarek naaşı oradan alınarak ertesi gün cenaze namazının kılınacağı Ulu Camiye götürüldü ve o gece orada kaldı. Gece boyunca camiyi dolduran talebeleri ve sevenleri tarafından hatimler yapıldı, dualar okundu.

Ertesi gün, yani 24 Mart 1960 Perşembe günü, Ulu Cami’de öğle namazının ardından cenâze namazı muazzam bir kalabalık tarafından kılındı. Sokakları dolduran mahşerî bir kalabalığın elleri üstünde taşındıktan sonra Asrın Üstad’ı’nın mübârek naaşı, içinde İbrahim (as)’ın doğduğu rivayet olunan mağarasının bulunduğu Halîlurrahman Dergâhı’na getirildi. Burada çok önceden hazırlanmış olan hususî bir türbede, dualar ve gözyaşları içinde ebedî istirahatgâhına uğurlandı.

İbrahim (as)’ın mağarasının tam karşısında bulunan bu çok anlamlı yerde, böyle hususî hazırlanmış bir türbenin asrın Kur’ân dellalı olan Bediüzzaman’a nasib olması tam anlamıyla ilâhî kaderin bir sevki, bir lütfu idi. Zira Urfa’nın mübarek simalarından olan Hacı Müslim Efendi, Halilurrahman Dergâhı’nda 1951 senesinde bizzat başlattığı inşa faaliyetlerinde Kâbe etrafında gördüğü eyvanları model almış ve 1953 senesinde bu inşaatı tamamlamıştı. Bir müridinin kendisine “Eyvanların köşesindeki türbeye benzer kısmı kendiniz için mi hazırladınız” diye sorması üzerine, “Hayır, buranın sahibi var. Buraya o gelecek” diye cevab vermişti.[1]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri tam on beş sene evvel yazdığı Meyve Risalesi’nin Onbirinci Mes’elesi’nde, bugün hakikaten girdiği kabrine o gün hayalen girmiş ve şunları yazmıştı:

“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferidde bir tecrid-i mutlak (tam bir yalnızlık) içindeki tevahhuş (sıkılma) ve me’yusiyetten tedehhüş ederken (dehşet alırken), birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, hararetlendiler; âlem-i ervaha pencereler açıldı. Ben de şimdi hayalen ve istikbalde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.

Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: ‘Men Rabbüke’, ‘Senin Rabbin kimdir?’ diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: ‘(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir mes’eleyi benden sorunuz, bu kolaydır’ diyerek, hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşf-el kubur (kabrin içindekileri görebilen) velisini güldürdü ve rahmet-i ilâhiyeyi tebessüme getirdi. Azabdan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemal-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melaike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleri ile cevab verdiği misillü (gibi); ben de ve Risale-i Nur Şâkirdleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallah.”[2]     

Evet, Bediüzzaman Hazretleri o zaman hayalen girdiği kabrine şimdi hakikaten girmiş, ebedî âhiret yolculuğuna başlamıştı.

 



[1]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 3, s. 2167

[2]. Osmanlıca Şuâlar, s. 248

Üstad’ın Kabri Isparta’ya Naklediliyor

Aziz Üstad’ın vefâtından iki ay sonra, 27 Mayıs 1960 askerî darbesi gerçekleşti ve Demokrat Parti iktidardan uzaklaştırıldı. Askerî darbe ile birlikte memlekette yeni bir zulüm devri daha başlamış oldu. Bu zulüm çarkı o kadar şiddetliydi ki 12 Temmuz 1960’da Hazret-i Üstad’ın kabrine ilişildi ve mübârek naaşı askerler tarafından buradan alınarak gizlice Isparta’ya nakledildi. Bu nakil işini, kardeşi Abdülmecid Efendi’ye zorla imzalattırılan bir dilekçe bahanesiyle ve onun refakatinde yaptılar.

Abdülmecid Efendi hâdiseyi şöyle anlatıyor:

“Konya’da vilayete çağrılarak, hazırlanmış dilekçeyi imza etme hâdisesinden sonra evime dönmüştüm. Tenbih ettikleri şekilde evden ayrılmadım. Hep evde bulundum. Bir gün ikindi olmuştu, namazı kıldım. İki polis geldi, beni vilayete götürdüler. Oradan da Konya askerî hava meydanına götürüldüm. Uçağa bindirdiler. Benim tam yanıma Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Tural oturdu. Urfa vâlisi General Necdet Yalçın ile, Diyarbekir Kolordu kumandanı da uçağa bindiler. Uçak havalandı. Cemal Tural benimle konuşmak istiyor, elindeki haritaya bakarak: İşte Hocam, şimdi falanca yerin veya vilayetin veya kazanın üstündeyiz diyor ve bana karşı çok yumuşak ve mültefit davranıyordu.

Pervaneli uçakla Urfa’ya gelinceye kadar, vakit gece olmuştu. Araba ile askerî garnizona getirildim. Cemal Tural beni oradaki bir albaya teslim ederek, istirahatım, yemek işi ve rahatça namaz kılmam için ona tenbihatta bulundu.

Biraz istirahat ettikten ve namazımı kıldıktan sonra, beni araba ile bir yere götürdüler. Gözlerim geceleyin iyi görmediği için, neresiydi bilemiyorum. Bir avlu, etrafı eyvanlarla çevrili, hana benzer bir yer idi. Orada bazı subay ve askerler de vardı. Bir sivil adam, bir tabuta kepek koyuyor, ilaçlıyordu. O adam meğer doktormuş.

Tabutu hazırlamakla meşgul olan sivil doktor ve oradaki subaylar bir ara bana:

İşte ağabeyinin naaşı, istersen bak! dediler.

Ben parmağımla naaşa hafifçe bir dokunuverdim. Pamuk gibi yumuşak idi. Yüzünü açıp bakmadım, bakamadım... Ah! Ne için bakmadım?

Tabut kepeklendi, ilaçlandı ve bitti. Kapağını kapayıp iyice lehimlediler. Benim Konya’da imza edip teslim ettiğim dilekçeyi de şeffaf bir mika içine konulmuş olarak tabuta astılar. Ve tabutu askerler omzuna alıp kapıda bekleyen askerî bir cemseye (kamyona) koydular. Beni şoför mahalline aldılar. Urfa tayyare meydanına geldik.

Tabutu uçağa koymak için harekete geçildi. Fakat mevcud uçağın kapısı dar olduğundan, ne yaptılarsa tabut ve sandık içeri girmedi. Bu duruma çok hiddetlenen Cemal Tural:

Neden bu işin hesabını kitabını yapmadan hareket ediyorlar? Neden tabuta göre bir uçak getirmiyorlar? diyerek bağırdı, çağırdı. Emir verdi:

Acele bir ikinci büyük uçak gelsin! dedi. Urfa Tayyare meydanında, Cemal Tural ve birkaç yüksek rütbeli subaylarla bekledik.

Biz meydanda gelecek ikinci uçağı beklerken, albayın birisi bilgiçlikler taslayarak, üstad aleyhinde ileri geri konuşmaya başladı. Ben de cevab vermeye çalıştım. Konuşmamızı duyan Cemal Tural, albaya hiddetle bağırdı: Bu şeylerin şimdi sırası mı? Adamcağız ölmüş gitmiştir. Şimdi buradaki kardeşinin zaten acısı ve kederi kendisine yetmektedir. Ne istiyorsunuz adamdan? diyerek o albayı susturdu.

Beklediğimiz ikinci uçak çok geç geldi. Cemal Tural bağırıp duruyordu. Nihayet uçak geldi. Amma zaman kuşluk vakti olmuştu. Gelen uçak büyük idi. Tabutun bir tarafını bizzat Cemal Tural tutarak, uçağa yerleştirdiler ve havalandık. Tahminime göre altı yedi saat bir yolculuk sürdü, ikindiye yakın bir zamanda Afyon’a indik. Tabii oranın Afyon olduğunu kendileri söylemişlerdi.

Uçağımız Afyon’a indikten sonra, tabutu çıkarttılar, askerî bir kamyonete yerleştirdiler. Ben de yine şoför mahalline bindim. Arkamızda da bir iki jip ve kamyonetler dizildi. Yola koyulduk. Dağlık bir bölge idi. Nereye gittiğimizi, hangi tarafa gittiğimizi bilmiyordum, sormuyordum da... Adeta bu durumlar karşısında şaşkın bir durumda idim.

Gitgide tahminen yedi saat kadar gittik, gecenin geç saatlerinde bir yere vardık, orada durdular. Durduğumuz yerde birkaç er ve astsubaylar vardı. Bir kabri kazmış bizi bekliyorlarmış. Hemen acele, acele tabutu indirdiler ve o hazır kabre koydular, üstünü toprakladılar. Onlar bu işle meşgul iken, ben sağa sola baktım, gözlerim iyi görmemekle beraber, orası bir dağın yamacına benziyordu. Bir metre kadar yükseklikte olan bir sur etrafında vardı. Surun üstüne çıktım, etrafıma baktım, hiçbir ışık görünmüyordu. Her taraf kapkaranlıktı.

Tabutu gömdüler. İş bitti. Bir astsubay bana:

- Hocam, siz bu gece burada mı kalmak istersiniz, yoksa evinize mi dönmek istersiniz dedi.

Ben düşündüm, burada kalıp da ne yapayım? dedim:

- Eğer beni evime gönderirseniz evime gitmek isterim. Ah niye kalmadım? Belki kalmış olsaydım, hiç olmazsa o yeri tanımış olurdum!

Astsubay: Peki hemen sizi gönderelim dedi. Az sonra siyah bir otomobil geldi. Şoförü askerdi. Bindim ve yürüdü.

Siyah otomobille tahminen bir, bir buçuk saat kadar gittikten sonra, ışıkları yanan bir şehre yaklaştık. Şoföre sordum: Bu ışıklar nerenin? Burası hangi şehir oğlum dedim.

Asker: Burası Eğirdir efendim diye cevap verdi. Böylece yolumuza devam ettik. Sabahleyin saat sekiz dokuz sıralarında Konya’ya evime dönmüş oldum.”[1]

Bediüzzaman Hazretleri vefatından on altı sene evvel Kastamonu’dan alınıp Denizli Hapsi’ne getirilmesi hâdisesinden hemen önce düşmanları tarafından zehirlenmişti. O sırada ölüme gittiğini düşünerek Isparta’da vefat edip o mübarek toprağa defnedilmeyi kalben arzu etmişti. O tam kalben bu arzular içerisindeyken evine bir baskın gelmiş, Hazret-i Üstad’ı oradan alıp Isparta’ya getirmişlerdi. Üstad Isparta’da ölmeyi arzu ettiği aynı anda gelen bir baskınla oradan alınıp Isparta’ya getirilmesini o duasının kabulüne bir delil olarak sayarak şöyle demişti:

“Şiddetli zehirli hastalığım dahi beni ölüme götürüyor diye, Isparta vilâye­tin­de kıymetdâr kardeşlerimin kucaklarında teslîm-i ruh edip o mübârek toprağa defnolmamı kalben niyâz ettim. [2] Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ân’ı açtım. Birden bu âyet-i kerîme, وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ  karşıma çıktı. “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emâre ile mânâ-yı işârî cihetinde bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti hiçe indirdi ve Isparta’ya mevkûfen beşinci nefyimi (tutuklu sürgünümü), o kalbî duamın kabûl olmasına delil eyledi.”[3]

İşte onun bu kalbî duası bu sûretle kabul olmuş ve evvelen Urfa’da defnedildiği halde muarızları tarafından oradan çıkarılarak çok sevdiği ve mübarek topraklarında defnolmayı cidden arzuladığı Isparta’ya getirilerek oraya defnedilmişti. Her ne kadar Abdülmecid Efendi bulundukları yeri fark edemese de Afyon’dan sonra gelip defnettikleri mekândan sonra Eğirdir’e uğramaları ve Isparta’da defnedildiğine dair resmî vesika bunu göstermektedir.

 



[1]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 2195

[2]. Üstad en son yazdırdığı vasiyetnâmesinde aynen şöyle diyordu: “Barla’da vefat edersem Barla’nın yukarı mezaristanına, Isparta’da vefat edersem Sava mezaristanına götürünüz.” (Hayrât Vakfı Arşivi)

[3]. Osmanlıca Şuâlar, s. 361

Üstad’ın Kabri Mechul Bir Yere Gizlendi

Bediüzzaman Hazretleri’nin naaşının askerlerce gizlice Isparta’ya getirilmesinden sonra kabrinin izi kaybolarak mechul bir hal aldı. Zaten Üstad Hazretleri, daha önceden Isparta’da defnolmayı istemesi gibi gizli kalmasını da istemiş ve talebelerine vasiyet etmişti. Vasiyetinde şöyle diyordu:

Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men’eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu sûrette beni mecbur ediyor. Biz de Üstad’ımızdan sorduk:

Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi men’ediyorsunuz?

Cevaben Üstad’ımız dedi ki: Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki Firavunların dünyevî şan ü şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enaniyet ve benlik verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile; eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevî şan ü şerefine ziyade ehemmiyet verir, öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki a’zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fatihalar o ruha gider.[1]

Kur’ân’ın bu asırda hâlis bir hizmetkârı olan bu büyük Allah dostunun ölümden sonrası için yaptığı bu iki duasını da Allahü Teâlâ kabul etmiş ve düşmanlarının zalim elleriyle de olsa bu şekilde tahakkuk ettirmişti.

 



[1]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 204

Üstad’ın Kendi Vefat Tarihini Haber Veren Şiiri

Dünya hayatında ona huzur vermeyenlerin, vefatından sonra da rahat bırakmayarak kabrini yıkmaları, aziz Üstad’ın mânevî büyüklüğünü bir kez daha çok açık bir şekilde gösterdi. Çünkü kırk sene evvel yazdığı ve “Bu kıt’a, onun imzasıdır” diye tarif ettiği Ed-Dâî şiirinde, mezarının yıkılacağını haber vererek asrın mânen vazifeli bir müceddidi olduğunu gösteren imzasını tarih sayfası üzerine bu şiiriyle atmıştı. Hem şiirin ikinci satırındaki “yetmiş dokuz” rakamıyla hicrî 1379’daki (1960) vefatını dahi tam tarihiyle haber vermişti. Kırk sene önceden verilen bu iki haber, o mübarek zatın yüksek mertebesini ve Allah’a olan yakınlığını gösteren apaçık iki kerâmeti idi.

Ed-Dâî

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde

Saîd’den yetmiş dokuz emvat bâ-âsam âlâma.

Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.

Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm’a.

Mezar taşımla püremvat enindar o mezarımla

Revanım saha-i ukba-yı ferdâma.

Yakînim var ki: İstikbal semavatı, zemin-i Asya

Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm’a.

Zira yemin yümn-i imandır

Verir emni eman ile enama...”

                                                      Said Nursî

Üstad Bediüzzaman’ın Son Vasiyetnamesi

Üstad Bediüzzaman Hazretleri vefatına yakın bir zamanda Ispartalı saff-ı evvel büyük talebelerinden Hüsrev Efendi, Tâhirî Mutlu, Süleyman Rüşdü, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Terzi Mehmed, Kâtib Osman, Mustafa Gül ve Nuri Benli adındaki Nur Hizmeti’nde kıdemli ve yaşça büyük talebelerini bir araya getirerek onların huzurunda aşağıdaki son vasiyetini kaleme aldırmıştır. Vasiyetine kendi imza ve mühürünü bastığı gibi bu seçkin talebelerine de imzalatmıştır. Hüsrev Efendi’ye teslim edilen bu son vasiyetnâmesinde üç şeyi vasiyet etmiştir.

Birincisi: Risale-i Nur’un matbaalarda basılmasıyla elde edilen gelirleri, Nur Hizmeti’nde kullanılmak şartıyla vasiyette ismi geçen şahıslara temlik ediyor, bu gelirin Hüsrev, Tâhirî, Rüşdü, Küçük Ali gibi saff-ı evvel talebelerin gözetim ve idaresi altında yönetilmesini istiyor.

İkincisi: Hayatını Nur Hizmeti’ne vakfeden Nur Talebeleri’nden muhtaç olanlara Hazret-i Üstad’ın bir süredir vermekte olduğu tayinat bedelinin (maaşın) kendisinden sonra da devamının büyük ağabeyleri eliyle devamını istiyor.

Üçüncüsü: Kabrinin Isparta’nın Barla veya Sav Kasabası’nda olmasını vasiyet ediyordu.

Bu vasiyetin Hayrât Vakfı Arşivi’nde bulunan orijinali şöyledir:

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

Said’in Vasiyetnâmesi

Ben seksen küsur yaşında, gayet ihtiyar, gayet hasta bulunduğumdan ve ecel de gizli olmasından ve Nur Hizmeti’ndeki vazifemi görecek pek çok hakiki kardeşlerim bulunduğundan mânevî bir ihtar ile bu vasiyetnâmemi yazıyorum.

Evvelen: Madem son hayatımı Risale-i Nur’a vakfetmiştim. Nur’un has talebelerinden bir kısmı aynen benim gibi kendilerini hizmet-i imaniye ve Nûriye için vakfetmişler. Ve bazılarının peder ve vâlideleri de onları Nurlar’a vakfetmiş. Benim evladım olmadığından ben de onları hakiki evladım hükmünde benden sonra Risale-i Nur’a ait malım, servetimi o mânevî evlatlarıma Nur’un hizmetine sarfetmeleri için onlara hibe ve vakf ve temlik etmişim. Vefat ettikten sonra onlar sahip olacaklar.

Ben nasıl Nur’un hizmetinde iktisad ile bazı tayinlere (maaşlara) sarfettiğim gibi, onlar da o vazifeyi yapmaya kat’i kanaatim gelmiş. Onları vârislerim (mirasçılarım) diye ilân ediyorum.

Bu mânevî evlatlarımla beraber; yirmi sene benim talebem ve nesebî kardeşim Abdülmecid ve otuz beş sene Risale-i Nur Hizmeti’ne kendini feda eden Hüsrev ve yirmi küsur sene Tâhirî ve Mustafa Gül ve Nazif Çelebi ve Küçük Ali ve Sıddık Süleyman ve Süleyman Rüşdü ve (Terzi) Mehmed ve Muhlis ve (Kâtib) Osman gibi zatlar, bu mânevî evlatlarıma büyük kardeşleri (ağabeyleri) nev’inde onlara yardım etmek ve nâzır ve müdebbir olmasını rahmet-i ilâhîden onların muvaffakiyetini niyâz ediyorum.

Şimdilik hizmet-i imaniye ve nûriyeye vakfeden ve hizmetimde bulunan Sungur, Zübeyr, Ceylan, Bayram, Hüsnü, Yılmaz gibi aynı onların (ağabeylerinin) mahiyetinde hakiki evladım olarak onları kabul etmişim. Benden sonra bana ait ne varsa kendim hayatta iken verdiğim tayin gibi tayinlerini alacaklar. Ve Risale-i Nur’un tab’ı vasıtasıyla hâsıl olacak sermayeyi kendini Nur’a vakfedeceklerin hakiki muhtaç kısmına büyük ağabeyleri vasıtasıyla onlara tayinatlarını verebilirler.

Barla’da vefat edersem Barla’nın yukarı mezaristanına, Isparta’da vefat edersem Sava mezaristanına götürünüz. Said Nursî (İmza ve mühür)

İmzalar: Tâhirî, Hüsrev, Rüşdü, Kâtib Osman, Terzi Mehmed, Mustafa Gül, Nuri Benli”[1]



[1]. Hayrât Vakfı Arşivi