Hayatıİstanbul’dan Van’a Dönüş

İstanbul’dan Van’a Dönüş

Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da, İslâmiyet ve memleket namına birçok hizmetleri yaptıktan sonra Van’a dönme kararı aldı ve 1910 senesinin baharında İstanbul’dan ayrıldı. Deniz yoluyla önce Trabzon üzerinden Batum’a, oradan da kara yoluyla Van’a ulaştı. Bu seyahati esnasında,  o tarihlerde Rusya sınırları içerisinde yer alan ve bugün ise Gürcistan’ın başkenti olan Tiflis’e uğradı.

Her zaman yüksek mekânlara çıkıp etrafı tefekkür etmeyi seven Üstad, burada da şehre hâkim bir yer olan Şeyh San’an Tepesi’ne çıktı.

Orada bir Rus polisi ile aralarında geçen konuşmayı, Bediüzzaman Hazretleri on sene sonra şöyle kaleme alır:

“Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San’an Tepesi’ne çıktım. Dikkatle etrafı temaşa (seyir) ediyordum. Bir Rus polisi yanıma geldi.

Dedi: Niye böyle dikkat ediyorsun?

Dedim: Medresemin plânını yapıyorum.

Dedi: Nerelisin?

Dedim: Bitlisli’yim.

Dedi: Bu Tiflis’tir!

Dedim: Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.

Dedi: Ne demek?

Dedim: Asya’da Âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkasında inkişafa (açılmaya) başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne (baskıcı perde) yırtılacak, takallüs edecek (kasılacak), ben de gelip burada medresemi yapacağım.

Dedi: Heyhat! Şaşarım senin ümidine?

Dedim: Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı (gündüzü) vardır.

Dedi: İslâm, parça parça olmuş?

Dedim: Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm’ın müstaid (kabiliyetli) bir veledidir (oğludur); İngiliz mekteb-i idadisinde (lisesinde) çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur (evlâdıdır); İngiliz mekteb-i mülkiyesinden (idarî bilimler fakültesinde) ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir...

Yahu, şu asilzade evlad, şehadetnamelerini (diplomalarını) aldıktan sonra,[1] her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle (dalgalandırmakla), kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev-i beşerdeki (insanlıktaki) hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.”[2]

O zamanlar, o Rus polisi gibi birçok insanı şaşırtacak istikbale dair müjde yüklü bu sözler, asrın imamı olan bir zata yakışacak sözlerdi. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri’nin bu müjdeleri verdiği günler, İslâm Âlemi’nin parçalanma, yıkılma ve yok edilme sürecinin yaşandığı, en karanlık günlerdi. Bir taraftan Hindistan, Mısır gibi İslâm memleketleri birer birer istila edilip sömürge haline getirilirken, diğer taraftan batılıların hasta adam dedikleri Osmanlı da son nefeslerini veriyordu.

Zamanındaki bazı muhatabları; “İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak” diyerek ümitsizlik vadilerinde boğulurken,  Hazret-i Üstad, büyük bir iman ve itikatla: “Ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki istikbal (gelecek) yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacaktır. Ve hâkim; hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacaktır. Öyle ise şimdiki kader-i ilâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak bir istikbal, ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş.”[3] diyordu.

Zaman, uzun bir devrin ardından Bediüzzaman’ı haklı çıkardı. O günden bugüne, bütün ideolojiler çöküp, felsefeleri yıkılırken, batı medeniyeti sarsılıp sesi kısılırken; İslâm’ın gür sadası gittikçe daha da yükselmektedir.



[1]. Bediüzzaman’ın o zaman verdiği müjdeler, daha sonra birer birer çıktı. Mısır İngiliz esaretinden kurtularak 1936’da bağımsızlığını ilan etti. Pakistan 1947’de Hindistan’dan ayrılarak bağımsız bir devlet oldu. Kafkas ülkeleri ve Türk cumhuriyetleri de, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla bağımsızlıklarına kavuştular.

 

[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 78

 

[3]. Osmanlıca Mektubat, s. 403