YENİ HARFLERE MÜSAADE ZARURET MİKTARINCADIR
Bediüzzaman Hazretleri’nin Latin Harflerine müsaadesi, o güne kadar Kur’ân harfleriyle neşredilmiş olan Risale-i Nur’un bundan böyle tamamen ve yalnızca Latin harfleriyle neşredileceği anlamına gelmiyordu. Çünkü Hazret-i Üstad, otuz sene boyunca bütün külliyatı -resmen yasak olmasına rağmen- bilerek ve isteyerek Kur’ân harfleriyle yazmış ve yazdırmıştı. O hiçbir zaman bid’a olarak gördüğü yeni harfleri kabullenmiş değildi. Bir cihad şuuru içerisinde Latin harflerine karşı Kur’ân harflerini müdafaa ediyordu. Nur cemaati haricinde bulunan ve Kur’ân yazısını bilmeyen insanların da istifade edebilmeleri için risaleler yeni harflerle, zaman ve zemine göre oluşan ihtiyaç miktarınca, Latin Harfleriyle basılsa da, Nur cemaatinin, risalelerin orijinal şekli olan Kur’ân yazısıyla okuyup yazmaya ve neşretmeye devam etmeleri hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza hizmetinin zaruri bir gereğiydi. Zira Hazret-i Üstad, Kur’ân yazısını koruma hizmetinin, imana hizmet etmek gibi mühim bir vazifesi olduğunu şöyle beyan ediyordu:
“Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata (latinceye) karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı (Kur’ân harfleri ve yazısını) muhafaza etmek bir vazifesi(dir)…[1]
Bir iki küçük Risalenin matbaada basılma teşebbüsünün neticesiz kalması üzerine Hazret-i Üstad, “Mesleğimize muhalif yeni hurufa (yeni harflere), Risale-i Nur’un bir nevi müsaadesi hükmüne geçtiği için lâzım değil”[2] diyerek Latin harflerine olan bakışını ve mesafesini ortaya koymuştu. Hazret-i Üstad daima Risale-i Nur’un asıl neşrinin Kur’ân harfleriyle olması ve bu yol ile insanların Kur’ân yazısından kopmasının önüne geçilmesini Risale-i Nur’un esas mesleği ve vazifesi olarak gösteriyordu. 1959 yılında tab edilen Tarihçe-i Hayat kitabında bu vazife çok açık bir şekilde şöyle ifade edilmiştir:
“Kur’ân hattını muhafaza etmek hizmetiyle de muvazzaf (vazifeli) olan Risale-i Nur’un, muhakkak Kur’ân yazısıyla neşredilmesi lâzımdı.”[3]
Bununla birlikte, Bediüzzaman Hazretleri Latin harflerine kapıyı tamamen de kapamamış, Latin harflerinin Risale-i Nur Hizmeti’nde “zaruret miktarınca” kullanılabileceğine şu ifadeleriyle işaret etmiştir:
“Risale-i Nur’un bir vazifesi, Kur’ân harflerini muhafaza olduğundan, yeni harflere zaruret derecesinde inşâallah müsaade olur.”[4]
Hazret-i Üstad’ın yeni harflere “zaruret mikdarı” gibi bir sınır getirmesinin sebebi ise Latin harflerini bid’a olarak görmesinden ileri geliyordu. Bunu bir kısım ifadelerinden anlamak mümkündür. Misal olarak:
“Bu zat… ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid’anın (yeni harflerin) muallimliğini deruhde etti (üzerine aldı). Tamamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi...”[5]
Zaruret miktarı ise, kat’î mecburiyet olan durumların gerektirdiği miktar demektir. Mesela fıkıhta, açlıktan ölmek üzere olan birisinin, bulduğu haram bir şeyi yemesinin caiz olacağı, fakat zaruret miktarını aşarak doyuncaya kadar yiyemeyeceği bildirilmiştir.
Bunun gibi eski yazıyı bilmeyen dışarıdaki insanların veya Nur dairesini yeni tanıyan ve girenlerin risalelerden istifade edebilmeleri için yeni yazıyla da risalelerin bulunmasına ihtiyaç vardır. Fakat önemli olan bu müsaadenin zaruret miktarını aşarak, Üstad’ın ifadesiyle, “şâkirdlerin o kolay yazıyı tercih etmelerine sebeb olmaması”,[6] Nur Talebeleri’nin Osmanlıca risaleleri bırakıp tamamen Latincelere sarılmamalarıdır.
Hulasa; asıl hizmet Kur’ân harfleriyledir. Yeni harfler ise zaruret miktarınca kullanılabilir. Nur Talebeleri, risaleleri yeni tanıyan bir kimseye Latin harfleriyle basılmış eserleri verebilirler. Fakat en kısa bir sürede onun da Hatt-ı Kur’ân denilen Kur’ân alfabesini öğrenerek risaleleri orijinallerinden okumalarını sağlamaya çalışmaları bir vazifeleridir. Bu durumu rahmetli Zübeyr Gündüzalp Risale-i Nur’a giren ifadelerinde şöyle anlatır:
“Yeni harf ile teksir edilebilen Asâyı Musa eserini okuyan gençler, Kur’ân harfleri ile yazılmış mütebâki (diğer) eserleri de okuyabilmek için kısa bir zamanda o yazıyı da öğreniyorlar. Bu şekilde birçok ilimlerin öğrenilmesine engel olan ve dinden imandan çıkarmak için te’lif edilen eserleri okumağa mecbur eden “Kur’ân hattını bilmemek” gibi büyük bir seddi de yıkmış oluyorlar.”[7]
Hüsrev Efendi’nin talebelerine bildirdiğine göre, yeni harflerle risalelerin basılmaya başlanmasından üç sene kadar geçtikten sonra, 1960’a gelindiğinde, basılan miktarın o zaman için kifayet edeceğine kanaat eden Üstad Hazretleri, baskının durdurulması için “Kardeşim Hazret-i Ali kerremallahü vecheh’den aldığım müsaade bitti. Baskıyı durdurun” diyerek Binbaşı Hayri Bey’le haber gönderir. Binbaşı Hayri Bey ise, Âtıf Ural’la birlikte Ankara’da Latince baskıların hazırlanmasında risaleleri daktilo ile yeni yazıya geçiren Nur Talebeleri’ndendir. Yine o zamanlar Mektubat Mecmuası’nı yeni harflerle basan Seyyid Salih Özcan da Ankara’daki bir sohbetinde şahitlerin huzurunda, Bediüzzaman Hazretleri’nden baskıyı durdurmak üzere emir geldiğini ve kendisinin Üstad’dan gelen bu emir üzerine baskıyı durdurduğunu ifade etmiştir. Bundan kısa bir süre sonra da Bediüzzaman Hazretleri vefat ederek âhirete irtihâl etmiştir.[8]
[1]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 94
[2]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 290
[3]. Tarihçe-i Hayat, s. 162; Bu noktada tafsilatlı bilgi almak için bkz. “Risaleler Niçin El Yazısıyla Neşredildi, s. 312” ve “Nur Talebeleri’nin Kur’ân Yazısını Koruma Vazifesi, s. 615
[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 268
[5]. Osmanlıca Lem’alar, s. 47
[6]. Emirdağ Lâhikas-1, s. 82
[7]. Şuâlar, s. 552
[8]. Hayrât Vakfı Arşivi
