NUR POSTACILARI
Risale-i Nur’un hizmet tarihi pek çok çile ve kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Her türlü baskı ve tehdide, hapis ve zulme rağmen yıllarca evinden çıkmadan Risaleleri bir matbaa gibi çoğaltan Nur kâtiplerinin kahramanlıkları çok kimselerin malumudur. İşte bunlar gibi kahraman bir Nur Talebesi gurubu daha vardır ki bunlara “Nur Postacıları” denir. Evvelkilere nisbeten daha az tanınan bu kahramanların da diğerleri gibi Risalelerin neşredilmesinde ve dolayısıyla iman-ı tahkîkînin bu vatanda kök salmasında pek mühim hisseleri vardır. Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Resmen, perde altında her muhabereden menedilmem için postahanelere gizli emir verilmiş” diye haber verdiği gibi, onun mektub ve risalelerinin posta yoluyla neşrolmaması için memleket çapında sıkı takipler yapılıyordu. İşte bu tehlikeli şartlar altında imandan gelen bir cesaret ve fıtrî kahramanlıklarıyla bu Nur sevkiyatını Risale-i Nur’un postacı talebeleri gerçekleştirmiştir. Tarihçe-i Hayat’ta Nur Postacıları’nın bu kahramanca ve hayatî önemdeki hizmetleri şöyle anlatılır:
“Risale-i Nur muarızlarının postanelerden Nur Risaleleri’ni ve mektublarını göndermeyi yasak edecek dereceye varan şiddetli tazyikatları zamanında bu mektubları ve Nur Risaleleri’ni, Nur Talebeleri köyden köye, kasabadan kasabaya, vilâyetten vilâyete götürmüşlerdir. Hatta kendi aralarında “Nur Postacıları” meydana getirmişlerdir. Bütün ruh u canlarıyla gönüllü olan bu Nur Postacıları, bu hizmetin en kudsî bir vazife olduğuna inanmışlardır.” Şimdi onlardan üçünden kısaca bahsedeceğiz.
Kuleönülü Hacı Osman
Isparta Kuleönü Köyü Kahramanlarından olan Hacı Osman Efendi, Risale-i Nur’un ilk devresi olan 1930’ların başlarında, ilk Nur Postacılarından biri olmuştur. Hacı Osman Efendi, Nur Talebesi arkadaşlarından postacılık vazifesini kendisine vermelerini şöyle rica ediyordu:
“Madem Risale-i Nur’un tesiri bu kadar kuvvetlidir, ben yazmaya karar verdim; fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymetdâr Risale-i Nur’a yardım edeyim. Madem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak tayin ediniz, diye müteessirâne söyledim.” Bu mübarek zat Nur Postası olmaya karar verdiği aynı gece gördüğü manidar bir rüyayı şöyle anlatır:
“O gece rü’yamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı. Acaba nereye götürecek diye, bütün vücudum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstad’ıma beni teslim etti. Üstad’ım beni yıkayıp bıraktı.
Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahali toplandı. Bir asker geldi bana dedi: Seni büyük bir kumandana hizmetçi tayin ettiler, gideceksin. Ben dedim: Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşirin yanında hizmetçilik eder. İtiraz ettim. Yine tekrar etti, gideceksin. Ben korkarak gittim, baktım ki, orada Üstad’ımı görünce mesrurâne sevindim. Bana dedi: “Arkamdan gel.” Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: “Bu ufak hizmetleri gör.” Ben düşünmekte iken, Barlalı Süleyman Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstad’ım güzel bir gül bahçesine gitti. Ve orada bir küçük genç oturur, bana dedi: “Sen bu gence hizmet edeceksin” dedi. Hemen uyandım.” Bu mübarek rüyanın verdiği sevinç ve heyecanla tüm Müslümanlara hitab ederek şöyle çağrıda bulunur: “Ey müslümanlar! mânevî yaralarınıza ilâç ararsanız, Risale-i Nur’da vardır. Yazın, okuyun, imanınız o kadar teâli edecektir. Hiç şüphe etmeyiniz.”[1]
İslâmköylü Abdullah Efendi
Risale-i Nur’un ilk dönem postacılarından biri de İslâmköylü Abdullah Efendi’dir. Risale-i Nur’un büyük kahramanlarından Hafız Ali Efendi ile birlikte risalelerin neşrinde ve posta hizmetinde çok hizmetleri geçmişti. Daha sonraki yıllarda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yazdığı bir mektubda kendisini şöyle anmıştır: “Risale-i Nur’un postacısı mübarek Abdullah ne halde olduğunu soracaktım. Hâfız Ali’nin mektubunda, sormadan cevabımı aldım. Allah, ikisinden razı olsun.”[2]
Abdullah Efendi ise hatıralarında, Bediüzzaman’ın Barla’da bulunduğu otuzlu yıllarda îfâ etmiş olduğu bu posta hizmetini şöyle anlatır:
“İslâmköy’den akşamleyin çıkardım. Mektub torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak, şafakla birlikte Barla’ya Hoca Efendi’ye (Üstad’a) ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder ondan sonra yatardım.”[3]
Sav Köyü’nden Posta Şükrü
Daha sonraki yıllarda posta hizmetini devam ettiren kahramanlardan biri de Sav Köyü’nden Posta Şükrü idi. Dış görünüşü ve kıyafeti itibariyle adeta bir dilenciyi andıran Şükrü Efendi, bu görünüşü ile polislerin dikkatini çekmeden uzun yıllar Risale-i Nur postacılığı hizmetine devam etmiştir. Vazifesi, Hüsrev Efendi ile Sav Köyü’nde, teksir makinesi başında çalışan Nur Talebeleri arasındaki irtibatı sağlamaktı. Onu uzaktan görenler aklı başında olmayan bir deli zannederdi; fakat o, ne yaptığını gayet iyi bilen ve kendini bu iman hizmetine adamış bir Nur kahramanı idi.
Hüsrev Efendi, teksir edilecek Risale ve mektubları teksir işinde kullanılan mumlu kâğıtlara yazarak hazırlar ve Şükrü Efendi vasıtasıyla Sav’a gönderirdi. Fakat bu o kadar da kolay bir iş değildi. Çünkü Hüsrev Efendi’nin kapısı sürekli polis tarafından gözetlenirdi. Buna rağmen Şükrü Efendi, ayağında çarık, sırtında yamalı bir torbayla adeta bir dilenci gibi kapıya vurup Hüsrev Efendi’ye “Fakire verecek bir şeyiniz var mı?” diye sorardı. Hüsrev Efendi de, “Torbanı ver de koyuvereyim” diyerek içeri aldığı torbanın altına mumlu kâğıtları koyar, üzerine de yiyecek bir şeyler yerleştirirdi. Şükrü Efendi de: “Allah kabul etsin” der, Risaleleri alıp Sav’a dönerdi.
Aynı şekilde, akşamları Sav’daki teksir makinesinin çalıştığı eve gelir, çıkarılan Risaleleri sandıkların içine yerleştirir, üzerine elma, ayva gibi köyde yetişen meyvelerden doldurarak eşek sırtında, kar kış demeden Isparta’ya Hüsrev Efendi’ye götürürdü. Yeni çıkan eserleri neşredilmek üzere Hüsrev Efendi’ye bıraktıktan sonra, Sav’a dönmeden kâğıt ve mürekkep satın alır, sandıklara yükler ve öyle dönerdi.
İşte bu şekilde, pek çok sıkıntı ve meşakkatler altında ve bütün engelleri aşarak Risale-i Nurlar bir yandan kahraman talebelerin elleriyle yazılırken, bir yandan da yazısı olmayan ümmî talebelerin postacılığı vasıtasıyla mühim hizmet merkezlerine ulaştırılıyor ve bütün vatan sathı adeta bir mekteb, bir medrese hükmüne geçiyordu. O mübarek Kur’ân iman hizmetkârlarının bu üstün fedâkârlıkları ve cihad-ı mânevî azmi ve şuuru içinde gerçekleştirdikleri hizmetlerle dinsizlik cereyanı onca imkânlarına rağmen bu mübarek İslâm topraklarında Allah’ın lütfu ile galib gelememiştir. Bütün dünyevî güç ve imkânlar onların elinde olmasına rağmen, zahiren âciz, fakir, garib bu insanların kuvvetli iman, ihlâs ve gayretleri sayesinde, Bediüzzaman’ın tabiriyle Risale-i Nur bu memlekette dinsizliğin belini kırmıştır. Allah hizmeti geçenlerin cümlesinden razı olsun.
[1]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 297
[2]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 151
[3]. Son Şahitler, c. 1, s. 310
