TEVÂFUKLU KUR’ÂN LEVH-İ MAHFUZ’DAKİ KUR’ÂN’A BENZİYOR
Üstad Bediüzzaman’ın yeni yazılan Tevâfuklu Kur’ân hakkında, takdir ve sevinçle haber verdiği en büyük müjdelerden birisi, şüphesiz onun Levh-i Mahfuz’da yazılı Kur’ân’ın aslına benziyor olması müjdesiydi. Her şey gibi, Kur’ân’ın da Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu, “Bil’akis o, şerefli bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.”[1] âyeti açıkça bildirmektedir. Başka bir âyet ise Levh-i Mahfuz’daki o Kur’ân’ın meleklerce yazıldığından şöyle bahseder:
“O Kur’ân (Levh-i Mahfûz’da) çok muteber, yükseltilmiş, tertemiz sahîfelerdedir. Makbul, itâatli kâtiblerin (meleklerin) elleriyle (yazılmıştır).”[2]
Resul-ü Ekrem (asm) Efendimiz’in hayat-ı saadetleri zamanında âyetler inmeye devam ettiğinden, vefatına kadar, Kur’ân tek bir kitab içinde toplanmış değildi. Resul-ü Ekrem (asm) her bir âyet nâzil olduğunda ashâbına, Cebrail (as)’ın bildirdiği üzere bu âyeti, falan sûrenin, falan sırasına yazınız diyerek bizzat yerlerini söylerdi. Hazret-i Peygamber’in (asm) âhirete irtihalinden sonra ise, Hazret-i Ebubekir (ra) ve Hazret-i Osman (ra) zamanlarında Zeyd b. Sâbit (ra) başkanlığında kurulan heyetler tarafından yapılan çalışmalarla Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in (asm)’ın tarif ettiği âyet ve sûre tertibiyle sahabe efendilerimiz tarafından kitaplaştırılarak muhafaza altına alınmıştır.
Bu çalışmalar neticesinde iki kapak arasında bir Mushaf haline gelen Kur’ân-ı Kerîm’in yazıları ise, asırlar boyunca mübarek Kur’ân hizmetkârları olan hattatlar eliyle devamlı geliştirilmiş, farklı sayfa ölçüleri ile pek çok Mushaflar yazılmıştır. Kur’ân yazma sanatı ile birlikte sayfa düzeni de zaman içerisinde gelişip güzelleşerek hattatların elinde bir tekâmül göstermiştir. Bilhassa Osmanlı Hilafeti’nin devam ettiği asırlarda, İstanbul’da büyük hattatlar yetişerek Kur’ân yazısı ve hat sanatını çok ileri noktalara taşımışlardır. Bundan dolayı, “Kur’ân Arabistan’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü, İslâm Dünyasında meşhur olmuştur.
Tevâfuklu Kur’ân’dan yarım asır önce, “Ayet-berkenar” sayfa düzeninin bulunmasıyla Levh-i Mahfuz’daki Kur’ân’ın benzerini yazmaya giden yolun kapısı açılmıştı. Bundan yaklaşık elli sene sonra ise Hüsrev Efendi, o kapıdan girerek, Bedizüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle:
“Asr-ı saâdetten beri böyle hârika bir sûrette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kâdir olmadığı hâlde, Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e; “Yaz!” emri buyurulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan Kur’ân gibi”[3] bir Kur’ân’ı yazıp ümmetin istifadesine sunmakla çok büyük bir şerefe nail oldu.
Her asırda, o asrın ihtiyacına göre Kur’ân’ın bazı nurları ihsan edilmiştir ve her asrın Kur’ân’dan kendine göre bir hissesi vardır. Kur’ân’a her yönden taarruzların başladığı 20. asırda ise Rabbimiz, Üstad Bediüzzaman’ın eliyle Kur’ân hakikatlerini ispat eden Risale-i Nur’u ihsan ettiği gibi, Kur’ân’ın yazısındaki gözle görülen bir mucizesini de yine Üstad Bediüzzaman’ın keşif ve tarifiyle ve Risale-i Nur’un başkâtibi Ahmed Hüsrev Efendi’nin eliyle ehl-i imana lutfetmiştir. Böylece, mâneviyatın zayıfladığı, gözüyle görmediğine inanmakta zorlanan insanların yaşadığı bu maddeci asırda, Kur’ân’ın gözle görünen maddî bir mûcizesi ortaya çıkmıştır.[4]
Pek çok mektub ve risalelerde Hüsrev Efendi’nin kaleminin harika sıfatlarından bahseden Hz. Üstad’ın o ifadelerinden bazıları şöyledir:
1- Pek kuvvetli bir kerâmet
“Risale-i Nur, Kur’ân’ın bir mucize-i mânevîsi olduğu gibi; Hüsrev’in kalemi de, Risale-i Nur’un pek kuvvetli bir kerâmeti olduğunu buraca her gün tasdik ediyoruz.”[5]
“Aziz, sıddık, kalemi kerametli, kalbi nurlu kardeşim Ahmed Hüsrev!”[6]
2-Kur’ân’ın altın bir anahtarı
“Kur’ân’ın altun bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî; değil yalnız bizleri, belki ruhanîleri ve melekleri de sevindiriyorlar.”[7]
3-Kerâmetli bir anahtar
“Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan’ın ve Risale-i Nur’un hazinelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, elhak Mu’cizât-ı Ahmediye’nin (as) gizli güzelliğini her göze gayet parlak ve güzel gösteriyor. Cenab-ı Hak bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn.”[8]
4-Mübarek bir kalem
“Hüsrev kardeş! Beşinci Şuâ’ın kıymetini tam beyan ve takdirin beni çok mesrur etti. İkinci defa yaldızlı bir Kur’ân’ı yazdığın, beni fevkalâde müferrah etti (ferahlattı). Hem benim için de yeni risaleleri mübarek kaleminle istinsah ettiğin (çoğalttığın), beni minnettarlık hissinden mesrurâne (sevinçten) ağlattı.”[9]
5-Kur’ân’a mahsus ve memur
“Kardeşlerim! Yeni hurufla (harflerle) yazdığınız iki mes’ele, cidden tesirini gösterdi. Birinci, İkinci, Üçüncü Mes’eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tâhirî gibi kalemleri Kur’ân’a ve Kur’ân hattına (yazısına) mahsus ve memur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münasibdir.”[10]
6-Gül Fabrikası’nın kalemi
“Risale-i Nur’un kahramanı olan Hüsrev’in bu defaki iki hediye-i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semavî hediyenin mânevî i’câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhûr-u selâsede bizlere ve bu muhite hediye etmesi, Risale-i Nur nokta-i nazarında mûcizâne bir hizmettir. İnşâallah o Gül Fabrikası’nın (Hüsrev’in) kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenab-ı Hak o kalem sahibine, yazdığı her harf-i Kur’ân’a mukabil Leyle-i Kadir’deki gibi otuz bin sevab ve rahmet ve hasene versin. Âmîn âmîn âmîn.”[11]
7- Bir Zülfikar ve Asâyı Musa
“(…) Eğer o lüzumlu ve çok vazifeler olmasaydı, bir ayda on dört Risaleyi yazan kerâmetli bir kalem, Nur’un bir Zülfikar’ı, bir Asâyı Musa’sı olurdu.”[12]
8- Elmas kılınç gibi fütuhatlı kalem
“Aziz, mübarek, sıddık kardeşim, hizmet-i Kur’âniye’de kalemi kerametli, kuvvetli, elmas bir kılınç gibi fütuhatlı arkadaşım Hüsrev’im!”[13]
Bediüzzaman Hazretleri, işte bu kadar güzel vasıflara sahip olmasından dolayı Hüsrev Efendi’nin tarzını Risale-i Nur’u yazarak neşretme hizmetinde diğer talebelerine örnek gösteriyordu:
“Üstad’ım bana ‘Mu’cizât-ı Ahmediye’yi, kardeşim Hüsrev tarzında yaz’ diyordu. Ben -yani Feyzi- bir parça tenbellik ettim. Birden (bir şefkat tokadı yiyerek) yirmi sekizlilerle[14] askere istenildim.”[15]
Hüsrev Efendi’nin kalemi ve yazısı hakkında bahsi geçen harika vasıflar, hem ona, hem bu millete büyük bir ihsan-ı ilâhîdir. Rabbimiz bu asırda Risale-i Nur’u, Kur’ân’ın elinde elmas bir kılınç olarak ehl-i imanın imdadına gönderdiği gibi, Risalelerin sıhhatli ve güzel yazılarla neşrinde başta Hüsrev Efendi’yi ve onun mübarek kalemini istihdam ederek kendisini bu Nurlar’ın insanlığa ulaşmasında en mühim bir vesile olmakla şereflendirmiştir.
[1]Burûc Sûresi, 21-22. âyetler
[2]Abese Sûresi, 13-16. âyetler
[3]Osmanlıca Şuâlar, s. 260
[4]Hüsrev Efendi, Bediüzzaman Hazretleri’nin sağlığında Tevâfuklu Kur’ân’ı altı defa yazdı. Üstad’ın vefatından sonra üç nüsha daha yazmaya muvaffak olan Hüsrev Efendi, dokuzuncusunda Kur’ân’da mevcut Tevâfukun tamamıyla zuhur ettiğine kanaat etti. Kırk yılı bulan meşakkatli çalışmaların neticesi olan bu nüsha, Allah’ın lütfu ile Hüsrev Efendi’nin kurmuş olduğu Hayrât Vakfı tarafından tab’ edilerek Âlem-i İslâm’ın istifadesine sunulmaktadır.
[5]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 105
[6]Hayrât Vakfı Arşivi
[7]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 3
[8]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 104
[9]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 7
[10]Osmanlıca Şuâlar, s. 366
[11]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 111
[12]Hayrât Vakfı Arşivi
[13]Hayrât Vakfı Arşivi
[14]Rûmî 1328, Miladî 1912 doğumlularla askere çağrılır.
[15]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 76
