TEVÂFUKLU KUR’ÂN AHMED HÜSREV EFENDİ’YE NASİB OLUYOR
Kur’ân yazma hizmetinde vazife alan talebeler içinde, Kur’ân yazmaya mahsus olan nesih hattı cihetiyle Hüsrev Efendi onlardan geriydi. Bununla birlikte, üstadının bu arzusunu yerine getirmeyi en çok arzu edenlerden biri de o olmuştu. Bu teklife şöyle cevap verdi:
“Çok muhterem, sevgili Üstad’ım!
“… Böyle bir Kur’ân-ı Kerîm’in yazılması hakkında vaki’ olacak her fedakârlığa hazır olduğumu, utanarak baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürurun verdiği halet-i ruhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstad’ıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm’i yazıp takdim etmeyi çok arzu ediyorum...”
Hüsrev”[1]
Üstad’ın Hüsrev Efendi’ye Cevabı
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ وَ عَلٰي وَالِدَتكَ وَ عَلٰٓي اَخ۪يكَ وَ عَلٰٓي اِخْوَانِك الْمُخْلِص۪ينَ وَ رَحْمَةُ اللهِ
وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
“Mübarek sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’âniye’de pek samimi ve ciddi ve gayretli arkadaşım Hüsrev!
Yeni ve çok hayırlı niyetimize ciddi iştirakiniz beni çok mesrur etti. Bilhassa daha evvel kendi hattınızla bana bir Kur’ân yazmasını düşündüğünüz beni bu niyette ziyade teşvik etti. Senin hakkında büyük bir ümidimi kuvvetlendirdi. Allah sizden ebeden razı olsun. Seni Kur’ân’a bağışlasın.
Aziz kardeşim, kalben sana pek benzeyen Hâfız Ali’(yi) bir hayvanla sana gönderip seni yanıma almak teşebbüs ettik. Gecede (manevî) bir işarete binaen, ‘Hüsrev’in kıymetdâr yedi sekiz gün vaktini zayi etme! Onun bedeline Kur’ân’ı yazsın. Üç cüz’ü yazdıktan sonra senin yanına gelsin’ kalbimde denildi. Ben de Hâfız Ali’ye, Bekir Ağa’ya akşamki teşebbüsü geri bırakıyorum dedim. Ne için dediler. Dedim: ‘Hüsrev’in mübarek ve nûranî kalemi ile Kur’ân’ın nurlarına her gün edeceği hizmeti düşündüm, ücreti yüksek buldum. Benimle görüşmek menfaati ona mukabil (karşılık) gelmiyor. Çünkü Hüsrev bendeki Üstad’ını görmek için buraya kadar gelmek değil, bir risalenin kapısını açmak yeter. Onda Üstad’ıyla görüşebilir. Bendeki kardeşini görmek ise gece gündüzde kaç defa uhrevî kardeşiyle mânen dergâh-ı ilâhîde görüşür. İsmiyle resmiyle görülür.’ Demek beraberiz, firak yok. Eğer bendeki hizmet-i Kur’ân’daki arkadaşını görmek ise, onda iki cihet var:
Ya hizmet-i Kur’ân’a aid bir program almak içindir veyahut şahsen zevkli, samimi, uhrevî bir sohbet içindir. Birinci şık ise, [ فَاَرْسِلْ حَك۪يمًا وَلَاتُوصِه۪] , yani ‘bir işe dirayetli bir adamı gönderdiğin vakit vasiyete lüzum yok. O işi becerir’ kaidesince ben seni hizmet-i Kur’ân’da mâhir bir hakîm biliyorum. Senin yazılarına dikkat ettiğim vakit hayretle maharetini temaşa ediyorum. Onun için kendi nüshamda işaret ettiğim tevâfukat-ı Kur’âniye’yi muhafaza etmekle kendin düşündüğün tarz benim makbulümdür. Ben katiyyen hissettimki, Kur’ân’da hususan lafzullah’ta tevâfuk matlubdur. Ben de hissettiğim yerlerde işaret koydum. Bazen hattın intizamsızlığıyla intizamdan çıkan inhiraflı tevâfuku kabul etmişim, işaret etmişim. İnşâallah senin intizamlı hattınla Levh-i Mahfuz’daki intizamlı tevâfukatın bir cilvesi görünecektir…”
Kardeşiniz Mirzazâde Said Nursî”[2]
Yine Hazret-i Üstad o günlerde yazdığı diğer bir mektubunda ise şöyle diyordu:
“Kendi Kur’ân’ımda bir nevi i’caz-ı Kur’ân’ı (tevâfukları) gösterir işaretler koymuşum. Bir zaman hayatta kalsam Hüsrev’in kerametli olan mübarek kalemi ile göze görünecek bir nevi sikke-i i’caziyeyi (tevâfuk mucizesini) gösterecek bir tarzda bir Kur’ân’ı yazdırmak inayet-i ilahiye’den temenni ediyorum.”[3]
Ahmed Hüsrev Efendi daha ilk aylar içinde fevkalâde bir muvaffakiyet gösterdi. Hissesine düşen ilk üç cüz’den ikisini yazıp Üstad Bediüzzaman’a gönderdiğinde bu işle mânen vazifeli şahsın Hüsrev Efendi olduğunu anlayan Hazret-i Üstad, hem onun bu işin baş vazifelisi olduğunu müjdeledi, hem de yazarken dikkat edilmesi gereken bazı noktaları sıralayarak O’nu yönlendirdi. Bir mektubunda şöyle demektedir:
“Mübarek, sıddık, kıymetdâr kardeşim!
Yazdığın Kur’ân-ı Hakîm’in iki cüz’ü bana ispat etti ki, bu hizmet-i kudsiyede baş kitâbet (baş yazarlık) senin hakkındır. Arkadaşımızdan Arabî hattı çok mükemmel burada iki zatın yazdıkları iki cüz senin yazdıklarınla mukayese edildi. Çok geri kalmışlar. Gittikçe senin hattının güzelliği daha ziyade oluyor. İnşâallah bu hayr-ı azîme (büyük hayra) ve bu hizmet-i kudsiyeye tamamıyla muvaffak olacaksın. Yalnız başta tevâfukatta az inhiraf (kayma) var. Gittikçe intizama girmiş. Burada matbaaları ayrı ayrı ve sahifeleri muhtelif tarzda dört beş Mushafları mukabele ettik. Umumunda Lafzullah’taki tevâfuk umumen matlub olduğunu (istenildiğini) ittifaken itikad ettik ve gördük, şüphemiz kalmadı. Ve anladık ki Mushafların ve matbaaların müstensihleri yazılarında Lafzullah’ın matlub tevâfukatından başka diğer maksadları takib etmişler. Onun için Lafzullah’taki mu’cizâne tevâfukat-ı azime bir derece intizamdan çıkmış. İnşâallah senin kerametli kaleminle o tevâfukat intizama girer.
Senin tedbirine ve maharetine tam itimadımla beraber bunu derim ki, kolaylıkla mümkün olmak şartıyla; mesela ikişer iki tevâfuktansa, dörtlü bir tevâfuk daha güzeldir. Bir sahifenizde altı ve birisinde yedi Lafzullah tevâfukatı nazar-ı dikkati celbeder bir cemali var. Hem mürekkeb sabit olmak şartıyla parlak olmasını çok arzu ediyorum. Mümkün oldukça sönük olmamalı. Bahsettiğin bir kilo kadar mürekkebin alınması reyinize muhavveldir (bırakılmıştır). Fakat Lafzullah’tan başkaki tevâfukat öyle siyah mürekkeblerle az görünür. Hem sâir tevâfukat için lafz-ı Celal’in (Allah lafzının) tevâfukatını zayi etmemeli.
Mecmu-u Kur’ân’da lafz-ı Celâl’in adedinde çok sırlarını gördük. Mu’cizâne parlayan bir kaç sırlarını yazdık. Sonra size gönderilecek. Bana yazmak için niyet ettiğin Kur’ân-ı Hakîm’in başta yazıldığı takdirde mürekkeb parlak istiyorum. Yaldızla münasebettar Lütfî Efendi’yle meşveret et. Mümkünse Lafzullah yaldızla veya daha parlak bir mürekkeble ve sâir tevâfukatı görünecek bir tarzda yazılmasını ruhum çok arzu ediyor. Böyle bir Kur’ân benim için ne derece kıymetdâr olduğunu bununla anlayınız ki eğer Hüsrev’in kalemiyle arzu ve ümid ettiğim tarzda bir Kur’ân’ı biri bana verse hediyesini yüz altun lira istese bu fakir halimle beraber kabul edip kemal-i mesruriyetle alacağım. Çalışıp o borcu eda etmek için lüzum olsa hamallık dahi müftehirâne ve müteşekkirâne edeceğim…”
Kardeşiniz Said Nursî”[4]
Hüsrev Efendi hattat olmadığı halde Hazret-i Üstad onun yazısında mânevî bir güzellik bulunduğunu hissediyor ve en güzel hattat yazılarına tercih ederek şöyle diyordu:
“Hüsrev Efendi bilsin ki yazacağı Kur’ân’ı âhir hayatıma kadar ondan okumak niyet etmişim... Onun hattında bir müstesnalık var. Onun hatt-ı Arabîsi ne kadar noksan olursa olsun en yüksek hat onun hattını görüyorum. Bu hizmet-i mukaddesede baş kitabetlik (kâtiblik) onundur. Onun için başta herkesten evvel ona gönderdim ki çabuk başlasın.”[5]
“Sıddık, mübarek ve kalemi kerametli ve hizmeti muvaffakiyetli ve kalbi selim ve aklı müstakim kardeşim ve arkadaşım Ahmed Hüsrev Efendi!
Siz çok yoruluyorsunuz, size acıyorum. Fakat çalışmanızın semeresini düşündükçe o şefkat, memnuniyet ve tebriğe inkılab ediyor. Senin kalemin Kur’ân yazmasına memur olduğuna kanaatim gelmiş. En güzel kalem, senin kalemine yanaşamıyor. Yalnız Hafız Ali senin arkandan seni taklid ederek geliyor. ... Hüsrev Kur’ân hizmetinde bulunan kâtiblerin manevî bir şâhı hükmündedir demektir inşâallah.”[6]
Tevâfuklu Kur’ân yazma hizmetinde kendilerine başlangıçta üçer cüz verilmiş olan diğer Nur Talebeleri ise aynı neticeyi alamadılar. Bu vazifenin mânen Hüsrev Efendi’ye verildiğini anlayarak bu hizmeti ona bıraktılar. Onlar içinde hat sanatını en iyi bilen Şamlı Hâfız Tevfik bu durumu şöyle anlatır:
“En az arabî hattı olan bir kardeşime, Hüsrev’e, yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik.”[7]
Hüsrev Efendi’nin Yazdığı Tevâfuklu Kur’ân’ı Bediüzzaman’a Takdimi
Hüsrev Efendi, Tevâfuklu Kur’ân’ı 1932-1933 yıllarında ilk kez tamamlayıp, Barla’da bulunan Üstad’ına, bir mektubla beraber takdim ederken, bu işe başladığı zamandaki duygularını ve yazma esnasında karşılaştığı ilâhi lütufları, “Sevgili Üstad’ım, aziz hocam, efendim hazretleri! El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım” diye başlayan hürmetkâr ve uzun bir mektubunda kaleme almıştır.[8]
Mektubundaki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Hüsrev Efendi, bu hizmete, Allah rızası uğruna ve ümmet-i Muhammed’in menafaati için, acz ve fakrının şefaatiyle ve tam hâlis bir niyetle koyulmuştu. Bu hâliyle tevâfuk mucizeli Kur’ân’ın kâtibi olmaya tam bir liyakat kazanmıştı. İşte bu sebepledir ki, Allah’ın izni ve lütufları, Kur’ân’ın kerâmetleri, Hazret-i Peygamber (asm) Efendimiz’in kudsî yardımları ve Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin mânevî himmetleriyle, Kur’ân’ın Asr-ı Saadet’ten beri kimseye nasib olmayan bir mucizesini[9] göstermeye vasıta olmak gibi çok büyük bir hayra vesile olmuştu. Kur’ân’ın elmas kalemli, altın başlı bu kâtibini, değil yalnız Üstad ve Nur Talebeleri, ruhânîler ve melekler de alkışlıyorlardı.
Üstad’ın Tevâfuklu Kur’ân’dan Duyduğu Memnuniyet
Hüsrev Efendi’nin tevâfuk mûcizeli Kur’ân’ı yazarak Üstad’ına teslim etmesi Bediüzzaman Hazretleri’ni son derece memnun etmişti. Hüsrev Efendi’nin bu işteki harika muvaffakiyetini, Üstad Bedîüzzaman takdirlerle şöyle ilan eder:
“Yeni yazdığımız ve İnşâallah yakında da tab edeceğimiz Kur’ân-ı Azîmüşşân’da bütün lafza-i Celal ve lafz-ı Rab gâyet istisna ile mâni’dar tevâfukla muntazaman sıra ile birbirlerine bakmalarıdır. Hatta müteaddid yerlerde ehl-i kalb ve ehl-i hakikat demişler: Bu tarz yazı Levh-i Mahfuz’un yazısına benziyor ve ona yakındır, diye hükmetmişler.”[10]
Sonraki yıllarda yazdığı başka bir mektubunda ise şu takdirkâr satırları kaleme alır:
“Kur’ân’ın gözle görülen bir nevi lem’a-i i’câziyeyi, beş-altı Mushaf’ta işaretler yaptım, hatt-ı arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde hatt-ı arabî-i Kur’ân’da Hüsrev onlara yetişemediği halde, birden umum o kâtiblere ve hatt-ı arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı arabîde, en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip: “Evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz” dediler. Demek Hüsrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan’ın ve Risale-i Nur’un mucizevâri kerâmetleri ve hârikalarıdır.”[11]
Başka bir mektubunda ise, Hüsrev Efendi’nin yazdığı bu Kur’ân ile kazanacağı büyük sevabları kendisine şöyle müjdeler:
“Ey Hüsrev! … Senin yazdığın mûcizeli iki Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın bu havalide hususan Ramazan-ı Şerif’te sana kazandırdıkları sevabları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallah yakında tab’a (baskıya) girmesiyle, Âlem-i İslâm’dan senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, Allah’a şükreyle.”[12]
[1]Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 467
[2]Hayrât Vakfı Arşivi
[3]Hayrât Vakfı Arşivi
[4]Hayrât Vakfı Arşivi
[5]Hayrât Vakfı Arşivi
[6]Hayrât Vakfı Arşivi
[7]Osmanlıca Lem’alar, s. 46
[8]Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 144
[9]Osmanlıca Şuâlar, s. 260
[10]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 136
[11]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 136
[12]Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 273
