RİSALE-İ NUR’UN MATBAALARDA NEŞRE BAŞLAMASI
Risale-i Nur Talebeleri 1948’de Afyon Hapsi’ne girmelerinden iki üç sene önce Üstad Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ’dan yazdığı bir mektubla Risale-i Nur’un matbaa ile neşri vaktinin geldiğini sebebleriyle beraber şöyle ifade etmişti:
“Risale-i Nur bu mübarek vatanın mânevî bir halaskârı (kurtarıcısı) olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli mânevî belayı def’etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli beladan birisi, Hristiyan dinini mağlub eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı mânevî istilasına karşı Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî vazifesini görebilir. Ve (diğeri) Âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilakârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kal’a olduğu gibi; Âlem-i İslâm’ın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeğe vesile olan bir mu’cize-i Kur’âniye’dir. Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.”[1]
Hazret-i Üstad’dan gelen bu gayet kıymetdâr müjde üzerine Hüsrev Efendi sürurla dolu şu mektubu kaleme alır:
“Mektubunuz muhitimizde o kadar büyük bir sevinç uyandırmıştır ki, bütün talebeleriniz bizler dünyada iken cennetle tebşir edilmişler (müjdelenmişler) gibi şu dünyevî hayat içinde mânevî bir lezzetle kalb ve ruhumuz mesud olmuş ve o lezzetin verdiği sürur ve neşesiyle sînelerimiz dolmuştur. Risale-i Nur’un matbaa lisanıyla intişarı ve serbestiyetinin umumîleşmesi gayesiyle çalışan talebelerinizin… Risale-i Nur’un matbaa lisanıyla her elde her yerde okunmasından gelecek sevinç ve sürurla bize yeniden hayat vermiş…”[2]
Lâkin o yıllarda sürmekte olan baskıların neticesi olarak risalelerin matbaa kapısıyla intişarı mümkün olmamıştır. Matbaa olmasa da Isparta ve İnebolu talebelerince alınan teksir makinelerinin faaliyete geçmesi sonucu binlerce Asâyı Musa, Zülfikar ve Sirâcünnur ve diğer Nur Mecmuaları teksir edilmeye başlanmıştı.
Bu tarihten yaklaşık on sene sonra ise, Afyon Mahkemesi, 23 Haziran 1956 tarihinde, Risale-i Nur’da vatan ve millete zararlı hiçbir unsur bulunmadığına kanaat ederek eserlerin beraatine ve o güne kadar mahkemede tutulan bütün risalelerin sahiplerine iadesine karar verdi. Haberi alan Bediüzzaman Hazretleri bunu büyük bir müjde sûretinde Hüsrev Efendi’ye şu ifadelerle bildirdi:
“Nur’un Kahramanı Hüsrev Kardeşim!
Evvelen: Size müjde! Afyon mahkemesi -Müdde-i umumî (savcı) müstesna- müttefikan bütün Risale-i Nur’un beraatine karar vermişler. On güne kadar kararnamenin sûretini de bize verecekler. Müdde-i umumî temyiz ettiği için resmen on beş gün kadar te’hir etmiş. On beş güne kadar tam netice verecekler.”[3]
Nur Talebeleri’nin ruhlarında büyük bir sevinç ve ferahlık meydana getiren bu müjdeli haberi Hüsrev Efendi ve arkadaşları derhal tüm talebelere duyurmak için şu telgrafı çektiler:
“Sevgili kahraman kardeşlerimiz!
23 Haziran 1956 tarihine talik edilmiş olan Afyon Ağır Cezasındaki mahkememizde bütün Risale-i Nur eserlerinin iadesine ittifakla karar verildiğini müjde eder, Cenab‑ı Hakk’a hadsiz hamd ü senalar ederek, sizleri tebrik edip muvaffakiyetinize dua ederiz. El-Bâkî Hüve’l-Bâkî Kardeşleriniz Hüsrev, Tâhirî, Mustafa”[4]
Artık Risale-i Nur’un matbaalarda neşri için kanunen hiçbir mâni kalmamıştı. Bunun üzerine Hususan Ankara ve İstanbul’da okuyan genç ve yeni üniversiteli Nur Talebeleri’nden Risale-i Nur’u yeni harflerle matbaalarda basmak için Bediüzzaman Hazretleri’ne teklifler gelmeye başladı. Esasen bu teklifler daha önce de gelmiş ve Hazret-i Üstad yalnız Gençlik Rehberi ile Asâyı Musa mecmuasının yeni yazı ile neşrine müsaade etmiş ve bunlar yeni harflerle yazılarak çoğaltılmıştı.
Afyon Mahkemesi’nin verdiği serbestlik kararı üzerine risalelerin yeni yazıyla basılması için tekrar talebler gelmeye başladı. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân yazımızı bilmeyenlerin, bilhassa üniversite gençliğinin elde etmesi için risalelerin yeni harflerle matbaalarda basılmasına izin verdi. Yoksa Nur Talebeleri’nin Kur’ân yazısını bırakarak yeni harflerle okumaya başlamaları için değil! Bu nokta, doğru anlaşılması gereken ve üzerinde dikkatle düşünülmesi îcab eden mühim bir noktadır. Zira önceki bahislerde tekrarla geçtiği gibi Bediüzzaman Hazretleri Nur Talebeleri’nin Kur’ân yazısını koruyup devam ettirmelerinin en mühim bir vazifeleri olduğunu, yeni harflerin ise Risale-i Nur mesleğine bütün bütün zıt olduğunu daima ve tekrar tekrar vurguluyordu.
Hazret-i Üstad bu izni de mutlak ve sınırsız bir şekilde vermemiştir. Zira yine daha önce geçtiği gibi onun yeni harflere izni zaruret miktarı ile sınırlıdır. O devri yaşayan Nur Talebeleri’nin bildirdiğine göre, Üstad Bediüzzaman, Risale-i Nur Talebeleri’nin en büyük bir Üstadları olan Hazret-i Ali (ra) ile âlem-i mânâda görüşmüş ve sınırlı bir süre için Latin harfleriyle basmaya müsaade almıştı.
Üstad’ın talebi üzerine, önce Diyanet İşleri’nin Risale-i Nur’u bastırması için teşebbüslerde bulunulmuş fakat Diyanet bunu gerçekleştirememiştir. Bunun üzerine, 1956’dan itibaren Ankara ve İstanbul’da Risale-i Nur’lar Latince olarak basılmaya başlanmıştır.
[1]. Osmanlıca Sikke-i Tadik-i Gaybî, s. 212
[2]. Osmanlıca Emirdağ Lâhikası’nın Zeyli, s. 143
[3]. Hayrât Vakfı Arşivi
[4]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 3, s. 1777
