NUR YAZICILARI (MATBAALAR VARKEN YAZMAYA NE GEREK VAR?)
Teksir makinesi ile risalelerin çoğaltılması, Üstad Hazretlerini gayet memnun etmekle beraber, talebelerin yazı hizmetini gevşetmelerini de istemiyordu. Teksir makinesine olan itimat, Nur Talebeleri’nin risaleleri bizzat elleriyle yazıp neşretmek ve Kur’ân hattını muhafaza etmek vazîfelerinde fütûra düşürüp tembelliğe sebep olabilirdi. Bu ihtimali hisseden Hazret-i Üstad, talebelerine, güzel bir misalle şöyle tenbihte bulundu:
“Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telaş edip dediler: “Bizim sanatımız bozuldu.” Hâlbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşâallah onun gibi Nur yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyade yazı ile defter-i amallerine hasenat kaydedecekler.”[1]
Buna benzer diğer mektubunda ise aynı maksada şöyle temas etmekteydi:
“Hem elmas kalemler, makine geldi hizmetimiz hafifleşti demesinler belki daha parlak bir faaliyet meydanı açıldı. Yüzer nüshaların tashihatı ve yüzer risalelerin ayrı ayrı ve beraber yüzbinlere yetiştirmek için beş nevi ibadet hükmündeki kalemle yazmak vazifesi başka tarzda inşâallah ziyadeleşecek, noksan olmayacak.”[2]
Artık Nur Talebeleri bir yandan teksir makinesi ile süratli bir şekilde risaleleri çoğaltıyorlar, bir yandan da elmas kalemleriyle hem neşriyat yapıyor, hem de hatt-ı Kur’ân’ı muhafaza etmek vazîfesini edâ ediyorlardı. Teksir makinesinin faaliyete başlaması ve bu faaliyetin Hüsrev Efendi tarafından Hazret-i Üstad’a bildirilmesinin aynı vaktinde Hazret-i Üstad’ın bulunduğu Emirdağ’a rahmet yağmuru yağıyordu. Bu hoş tevâfuk, müşfik Üstad’ı daha da memnun etti. Çünkü tevâfuk, hakikat noktasında Allah’ın muvaffak kılmasının bir alameti idi. Büyük bir fütûhâtın habercisi olarak gördüğü bu tevafuğu Hazret-i Üstad şöyle haber verdi:
“Latif bir tevâfuktur ki, bir aydan beri burada hiç yağmur gelmiyordu ve kalbimiz dahi malûm taarruzdan Nurculara gelen füturdan ağlıyordu. Birden Hüsrev’in iki gün evvel makine müjdesi ve Nazif’in bugün tafsilli mektubu ve makinenin yazısının numunesi elime verildiği aynı zamanda -ve bana hizmet edenler- Eskişehir ezan-ı Muhammedî’yi okumağa başlaması ve malûm çavuşa bana ihanet için emr-i cebrî veren adam tokat yediğini dedikleri aynı vakitte rahmet yağmuruyla çoktan ağlayan mahzun kalblerimizin büyük ferahlarına ve sevinç ve inşirahlarına tam tamına tevâfuku ve tetabuku, inşâallah bir fâl-i hayırdır.”[3]
NİÇİN KOPYA SURETİNDE YAZIYORUZ
Risale-i Nur’lar 1960’dan beri Hüsrev Üstadın yazdığı risaleler üzerinden kopya edilmektedir. Eskiden hemen herkesin hattı olduğu için herkes kendi hattıyla nurları çoğaltırmış. Hüsrev Üstad’la başlayan bu kopya uygulamasının birçok hikmetleri ve faideleri vardır. Bu hikmetleri aşağıda sıralayacağız.
· Tabiiyyet
· Eser bütünlüğü
· Hattın düzelmesi
· Öğrenim kolaylığı
· Hüsrev üstadın kaleminin mübarekiyyeti
Tabiiyyet:
Bediüzzaman Hazretlerinin vefatı ile nurcular arasında çıkan ihtilaflar nedeniyle nurcular bölünmüşlerdir. Hüsrev Üstadımız:
Bediüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra onun vekil-i mutlakı olan Husrev Efendi vazifeyi devralmış, fakat birçok nur talebeleri Hüsrev Üstada tabi’ olmamışlardır. Onlar ayrı bir yoldan gitmeye karar vermişlerdir. Hüsrev Üstad ise Bediüzzaman Hazretlerinin yaptığı hizmeti aynen devam ettirmişlerdir. Bundan sonra Hüsrev Efendi, kendisine tabi’ olmak isteyenlere hattını kopya şartını koymuştur. Yani kopya etmek tabiiyyetin bir göstergesi olmuştur. O zamandan beri bu sistem devam etmektedir. Şimdi de Nur Talebeleri Hüsrev Üstadın hattını aynen kopya ederek tabiiyyetlerini bildirmektedirler.
Eser Bütünlüğü:
Bütün eserler bir nüshadan çoğaltıldığı için bütün nüshalarda bir bütünlük ortaya çıkmaktadır. Zira yazılan bütün nüshaların sırası, sayfa numarası, konuları hep aynıdır. Bütün nüshalar ana nüsha gibidir. Bundan dolayı çalışmalarda, mütalaalarda, ezberlerde, münazaralarda büyük bir kolaylık ortaya çıkmaktadır. Mesela 21. lema denildiğinde herkes Lem’alar Mecmuasının 166. sahifesini açarak kolayca 21. Lem’a’ya ulaşabilmektedir. Kuşkusuz böyle bir kolaylık ancak eser bütünlüğü ile sağlanabilir.
Hattın Düzelmesi:
Yazılan hat Osmanlıca ve kullanılan harfler İslam Harfleri olduğundan halkımızın çoğu bu hattı bilmemektedir. Bundan dolayı yeni başlayanların Osmanlıca yazması mümkün değildir. Bunun içinde Hüsrev Üstadın hattının üzerinden boya ederek zamanla o hatta yakın bir hatlı kişi kazanabilmekte ve çok güzel bir hatla Osmanlıca yazabilmektedir. Aynı hattı kopya ede ede kişinin hattı düzelmekte ve Osmanlıca’yı öğrenmektedir. Bütün bunlar ancak kopya suretiyle yapılırsa mümkündür.
Öğrenim Kolaylığı:
Bütün milletlerin birer milli yazıları vardır. O milli yazı vatanın her tarafında fertlere öğretilir. Böylece herkes milli yazıyı bilir ve her yerde kullanır. Tek tip yazı olduğu için ve her tarafta kullanıldığı için yaygınlaşır ve milli yazı olur. Aynen bu şekilde Risale-i Nur dairesinde, Üstad Ahmed Hüsrev’in hattı kopya edilmek suretiyle herkes o hattı öğrenmektedir. Öğrenilecek hat tek olduğu için ve açık seçik, kolay ve güzel olduğu için herkes kolayca öğrenmektedir. Böylece Hatt-ı Hüsrev umumileşmekte ve tek tip Risale-i Nur yazısı ortaya çıkmaktadır. Öğrenmek isteyen herkes bu hattı öğrenmek ve kullanmak suretiyle tek tip yazının ortaya çıkması sağlanmaktadır.
Hüsrev Üstadın Kaleminin Mübarekiyyeti:
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’u, imana olan gayet kıymetdâr hizmeti ve delillerinin kırılmazlığı cihetiyle, “Kur’ân’ın elinde elmas bir kılınç” olarak tasvir eder. Risaleleri anlayarak mütalaa eden herkes, imanın ispatına dair ne kadar kuvvetli ve sarsılmaz deliller bulunduğunu görüp hayran olmakta ve Hazret-i Üstad’ın bu davasına şehadet etmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur hakkındaki elmas kılınç teşbihini, o elmas hakikatleri neşreden talebelerin kalemleri için de kullanmış, “Risale-i Nur’un elmas kalemli şâkirdleri”, “kalemleri birer elmas kılınç gibi” tarzında ifadelerle onları tebrik ve tahsin etmiştir. İşte bu elmas kalemli kahramanlar içerisinde, Bediüzzaman’ın en ziyade iltifatlarına mazhar olan Hüsrev Efendi olmuştur. Onun kerâmetli kalemi, birkaç farklı yönden talebeler içerisinde mümtaz bir seviyeyi kazanmasına vesile olmuştur. Bunlar;
1- Yazısındaki Ruh Okşayan Güzellik
2- Risale-i Nur’un Neşrine Hizmeti
3- Risaleleri Tevâfuklu Olarak Yazması
4- Tevâfuklu Kur’ân’ı Yazması
Bu dört maddenin detaylı izahı, Ahmed Hüsrev Altınbaşak dosyasında “HÜSREV EFENDİ’NİN ELMAS KALEMİNİN HUSUSİYETLERİ” başlığı altında izah edilmiştir.
NİÇİN KUR’AN DEĞİL DE RİSALE YAZIYORUZ?
Risale-i Nur’u yazanların akıllarına bu sual pek gelmez, fakat dışarıdan bakanlar yazı faaliyetlerine bu kadar ehemmiyet verilmesini garipserler. Bu nedir ki? Bu kadar çok ve her gün durmadan yazıyorsunuz? Niye Kur’an yazmıyorsunuz? Yazılacak bir kitap varsa o da Kur’an’dır gibi sözler söylerler.
Fakat mesele göründüğü gibi değildir. Risale-i Nur’u yazanlar ilim tahsil etmektedirler. Yazmanın bir vechide ilim öğrenmektir. Kur’anı Kerim yazmak ise hattatlıktır. Bir ilim tahsili yoktur. Tarih boyunca hattatlara alim denmemiştir. İlim tahsil edenlere âlim denmiştir. İlim öğrenmek farzı ayındır. Kur’an-ı Kerim yazmak ise farz değildir. Tarih boyunca medrese ehli hattatlardan üstün tutulmuştur. Hatta ilim ehli ölünce şehid kabul edilmiştir. Fakat hattatlara böyle bir paye verilmemiştir. Her zaman hattatlar ile alimler ayrı tutulmuş, birbirlerinin vazifelerine karışmamışlardır. Alimler medreselerde, tekkelerde, saraylarda ders vermişler, insanların ilim tahsil etmelerini sağlamışlardır. Hattatlar ise İslâmî olan şeyleri, -çoğunlukla âyet ve hadisleri- göze hoş gelen, sanatlı olan şekillerde levhalara nakşetmişlerdir.
Konunun bir başka ciheti de Kur’an yazmanın kabiliyet gerektiren mesuliyetli bir iş olmasıdır. Kısa sürede öğrenilemeyen hattatlık genellikle Allah tarafından bazı insanlara ihsan edilmiştir. Bu nedenle her insan hattat olamaz ve Kur’an yazamaz. Kur’an yazacak kişilerin bazı dini ilimleri bilmesi, Kur’an-ı Kerim’e hürmetin nasıl olması gerektiğini bilmesi gerekmektedir. Çünkü Kur’an’ın bir harfi değiştirilemeyeceği gibi bir noktası dahi yanlış yazılamaz. Bundan dolayı herkesin Kur’an yazması mümkün değildir.
Fakat Risale-i Nur’u yazmak Kur’an’ı yazmak kadar zor ve mesuliyetli değildir. Alttaki aynen kopya edildiği için, ilim gerektirmediği için, kaideleri ve işaretleri çok az olduğu için risale yazmak daha kolaydır. Herkes yazabilir. Risale-i Nur zaten Kur’an hattını muhafaza etmeye çalışmaktadır. Risale-i Nur sayesinde yıllardan beri hattı Kur’an muhafaza edilmekte ve Kur’an-ı Kerim’e en büyük hizmet edilmektedir.
YAZININ DÜNYEVİ VE UHREVİ FAYDALARI?
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهدَٓاءِ ٭ مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ
Bu iki hadîs-i şerîften alınan ilhâmla, Risâle-i Nûr’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risâle-i Nûr’da beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdîk edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.
Beş türlü ibâdettir:
1- En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmektir.
2- Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.
3- Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir.
4- Kalemle ilmi tahsîl etmektir.
5- Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.
Beş türlü dünyevî fâidesi var:
1- Rızıkta bereket.
2- Kalbde râhat ve sürûr.
3- Maîşette sühûlet.
4- İşlerinde muvaffakıyet.
5- Talebelik fazîletini almakla, bütün Risâle-i Nûr talebelerinin hâs duâlarına hissedâr olmaktır.
Kalemle nûrlara hizmet ve sadâkatla talebesi olmanın iki mühim netîcesi var:
1- Âyât-ı Kur’âniye işâretiyle, îmânla kabre girmektir.
2- Bütün şâkirdlerin ma‘nevî kazançlarına, nûr dâiresindeki şirket-i ma‘neviye sırrıyla, umûm onların hasenâtlarına hissedâr olmaktır.
Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine (Hâşiye) mazhar olan talebe-i ulûm-u dînîye sınıfına dâhil olup âlem-i berzahta tâlii varsa, tam muvaffak olmuşsa, Hâfız Alî ve Meyvede bahsi geçen meşhûr talebe gibi, şühedâ hayatına mazhar olmaktır.
Saîdü’n-Nûrsî[4]
Yazının dünyevî ve uhrevî faydaları başka bir risalede şöyle geçmektedir:
Mahkeme kararında hayret ve takdîr ile yazılan bir fıkradır.
“Risâle-i Nûr’u yazmanın uhrevî ve dünyevî pek çok fâideleri olduğu, bunların da:
1- Ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmek,
2- Üstâdına neşr-i hakîkatte yardım etmek,
3- Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek,
4- Kalem ile ilmi tahsîl etmek,
5- Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî ibâdeti yapmak,
6- Îmân ile kabre girmektir.
Dünyevî fâideleri ise:
1- Rızıkta bereket,
2- Kalbde rahat ve sürûr,
3- Maîşette suhûlet,
4- İşlerinde muvaffakiyet,
5- Talebelik fazîletini almakla bütün Nûr talebelerinin duâlarına hissedar olmak” olduğu; ve bunların yakında gençlik tarafından idrâk olunup, üniversitenin bir Nûr Mektebi hâline döneceği yazılıyor.[5]
[1]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 178.
[2]. Hayrât Vakfı Arşivi
[3]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 174
[4] Emirdağ Lahikası-2, 355.
[5] Şualar, 492.
