MATBAADAN SONRA YAZI HİZMETİ
Bediüzzaman Hazretleri’nin Afyon hapsinden sonraki son on yılı olan 1950 ile 1960 yılları arasında Risale-i Nur Hizmeti’nde hem yurt içinde, hem yurt dışında büyük inkişaflar oldu. Nurlar üniversite talebeleri arasında hızla yayılıyor, her kesimden insanlar Üstad’ı ziyaret ediyor, mahkemeden serbestlik kazanan Nurlar matbaalarda basılıyor, Arabca’ya tercüme edilen risaleler başta Mısır ve Hicaz gibi İslâm ülkelerinde intişar ediyor ve oradaki Müslümanlarla başta Hazret-i Üstad ve Nur Talebeleri arasında mektublaşmalar oluyordu.
Bütün bu yeni faaliyet alanlarıyla birlikte hizmet aslî hüviyetini de muhafaza ederek devam ediyordu. Mesela Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Risale-i Nur Talebesi’nin en ehemmiyetli vazifesi” olarak tarif ettiği Nur Risaleleri’ni bizzat kendi eliyle ve Kur’ân harfleriyle yazmak ve bu sayede bir yandan risaleleri neşrederken bir yandan da Kur’ân yazısının muhafazasına hizmet etme faaliyeti devam etmekteydi. Son dönemde risalelerin teksir makinesiyle ve matbaalarda çoğaltılmaya başlaması, talebeliğin en mühim şartı olan Risale-i Nur’u yazarak çoğaltma hizmetini ehemmiyetten düşürmüyordu.
Tarihçe-i Hayat kitabında, “Afyon hapsinden sonra Hizmet-i Nûriye nasıl cereyan etti?” başlığı altında madde madde o devrin hizmetleri sıralanırken, risaleleri yazma hizmeti ilk maddede zikredilerek o devrin hizmetleri şöylece kaleme alınmıştır.
“Isparta’da, teksir makinesiyle Nur Mecmualarının neşrine devam ediliyordu. Üstad, yine âdeti üzere tashihat ile meşguldü. Yalnız hapisten sonra Hizmet-i Nûriye birkaç kısma ayrılmıştı; yalnız teksir makinesi ve el yazısıyla neşr etmeyle sınırlı değildi. Bu zamanlardaki hizmet safhaları şu sûretle ifade olunabilir:
1- Muhtelif vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nur Talebeleri, bulundukları muhitlerinde Nurlar’ı okumak, yazmak, okutmak ve neşrine çalışmak…
2- Isparta ve İnebolu’da, teksir makinesiyle Nur Risaleleri’nin mecmualar halinde teksiri ve etrafa neşri…
3- Ankara ve İstanbul’da, muhtelif halk tabakaları arasında, hususan üniversite ve diğer mekteb talebeleri, gençler, memurlar ve hanımlar arasında Nurlar’ın yayılması, okunması, Risale-i Nur davasına çokların yakın mânevî alâkaları…”[1]
Bediüzzaman Hazretleri, kitabların teksir makinesi veya matbaa yardımıyla çoğaltılıp eskisine göre daha kolay elde edilmesinin, risaleleri elle yazma hizmetinde bir gevşekliğe sebeb olmasını istemiyordu. Bu konudaki düşüncesini teksir makinesi ilk faaliyete başladığı zaman talebelere gönderdiği bir mektubla şu şekilde ifade etmiştir:
“Sekiz yüz sahifeyi bin ve beş yüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtibdir. Onun için bazı sahifeleri sönük çıksa, zarar yoktur. Parlak kısmı, bize şimdilik yeter. İyi okunmayan kısmı ayrı yapılsın; sonra elmas kalemliler (Nur Talebeleri), her biri bir-iki nüshayı ıslah etsin.
Bir zaman bir memlekete şimendifer (tren) geldiği vakit, arabacılar (at arabacıları) telaş edip dediler: ‘Bizim sanatımız bozuldu.’ Hâlbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşâallah onun gibi Nur yazıcıları değil tevakkuf (duraklama), belki daha ziyade yazı ile defter-i amellerine hasenat (sevablar) kaydedecekler.”[2]
Görüldüğü gibi Hazret-i Üstad teksir makinesinin çıkmasıyla yazı hizmetinin duraklaması ihtimalini düşünerek bu noktadan talebelerini çok manidar bir temsille ikaz ediyor, teksir makinesine bakıp da yazı hizmetini gevşetmeyin, aksine çoğaltın mesajını veriyordu. Nur Talebeleri’nin Kur’ân yazısını ve alfabesini muhafaza etmelerine ve bizzat neşretmekteki yüz şehid sevabı[3] gibi gayet büyük bir haseneyi kazanmalarına sebeb olan bu hizmetin devamı elbette son derece lüzumludur.
İşte yukarıdaki bu ikaza rağmen, bir süre sonra yazı hizmetinde yaşanan kısmî bir zayıflama dahi Hazret-i Üstad’ı son derece müteessir etmişti. Risale-i Nur’un neşrinde çok mühim hizmetleri geçen ve Nur Hizmeti’ndeki gayretleri dolayısıyla Bediüzzaman Hazretleri’nin çok defa takdirlerine mazhar olan Hasan Atıf Efendi Hazret-i Üstad’ın bizzat şahit olduğu bu konudaki üzüntüsünü şöyle anlatır:
“Âtıf kardaşım, kardeşler kalemi (risaleleri yazmayı) bıraktılar. Bence teksirin (makineyle çoğaltmanın) kıymeti yoktur. Kaleme sarılsınlar. Yazıyı bıraktıkları için çok canım sıkılıyor.”[4]
Bediüzzaman Hazretleri ilk kez 1945 yılında gelen talebler sebebiyle Asâyı Musa’nın yeni harfle matbaada basılması için İstanbul’a göndermişti, fakat matbaacıların hiç biri cesaret edip de bunu basmayı kabul etmemişti. Halk partisinin iç siyasî çekişmeler yaşadığı ve içinden bir grubun ayrılarak Demokrat Parti’yi kurmasına sebeb olacak ihtilafların yaşandığı o dönemde Asâyı Musa’nın yeni harfle tabınının gerçekleşmesi pek çok cihetle zararlı olacaktı. Bu muhtemel zararları Bediüzzaman Hazretleri yazdığı bir mektubla talebelerine şöyle sıralamış idi.
“Aziz sıddık kardeşlerim!
Ben dünyaya bakmadığım için halini bilemedim. Halbuki İstanbul’da perde altında siyasî fırtınalar ve idare-i örfiye içinde Risale-i Nur gibi azametli bir eser matbuat cihetiyle şimdi çıksa idi alâ küllî hal o cereyanların bir kısmı onu iltizam ederek (taraftar olarak) siyaset âlemine temas ettirecektiler. Bu ise bütün bütün Risale-i Nur’un ihlasına ve mesleğimize muhalif ve çok zararlı olacağı gibi Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın hattını muhafazaya memur olan Risale-i Nur o vazife aleyhinde yeni hurufa fetva veriyor tarzında ehemmiyetli bir zarar olacaktı. Hem beş cihetle ibadet hükmünde olan Risale-i Nur kitabeti (yazılması) noksanlaşacaktı. Herkes kolay olan matbu nüshalarını arayacaktı. Hem de “sırran tenevverat” sırrıyla Hazret-i Ali’nin (ra) (Risaleleri gizlice yazma) vasiyetini terk etmek ve zararlı, dağdağalı mübareze sûretinde hem ehl-i dalalet, hem ehl-i bid’aya, hem ehl-i siyasete, hem harici cereyanlara karşı cebheler almaya mecburiyet olurdu. Demek hakkımızda ve Risale-i Nur’un fütûhatı hakkında en hayırlısı İstanbul’da bu fırtınalar zamanında tab’ını tehir etmekti.”[5]
Görüldüğü gibi Hazret-i Üstad’ın Risale-i Nur’un Latin Harfleri ile tab’ı noktasında en büyük endişesi Risale-i Nur’un Kur’ân harfleriyle yazarak neşrine zarar vermesi, hatta noksanlaştırmasıdır. Risale-i Nur yazısının noksanlaşması ise Risale-i Nur’un Kur’ân hattını muhafaza etmek gibi en kudsî bir vazifesine zarar gelmesi demekti.
Aynı hâdise münasebetiyle yazdığı benzer bir mektubunda da Üstad Bediüzzaman şu ifadeleri kullanmıştır:
“Eğer bu defa tab’ olsaydı, çok zararları olup onun verdiği menfaati bozardı. Ezcümle: İstanbul şimdi başka bir tarzda siyasetçilerin ocağı hükmüne geçtiğinden her halde Risale-i Nur’u siyasetle bulaştıracaktılar...
Hem ikinci bir zarar: Kalemle hizmet-i imaniyeyi yapan kahraman şâkirdlerin yazıda şevkleri kırılacaktı. Matbaaya itimad edip hararetle yazıya çalışmayacaklardı. Bu ise pek büyük bir zarardır. Her ne ise daha bunun gibi ehemmiyetli zararlar terettüb edebilirdi. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle bu zararlardan himaye için tab’ı tehir etti.”[6]
Bütün bu ifadeler şunu açıkça gösteriyor ki Risale-i Nur Hizmeti’nde Kur’ân harfleriyle hizmet etmek büyük bir esastır. Yeni harflerle yapılacak hizmetler Kur’ân harflerine zarar vermeyecek şekilde ve miktarlarda caiz olabilir.
Son olarak, yazı hizmetinin ne kadar büyük ehemmiyeti olduğunu ve yazmaktaki tek gayenin yalnız risaleleri çoğaltmaktan ibaret olmadığını gösteren Risale-i Nur’dan üç mühim iktibas:
“Kalemle Nurlar’a hizmet ve sadakatla talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:
1- Âyât-ı Kur’âniye’nin işaretiyle, imanla kabre girmektir.
2- Bütün şâkirdlerin mânevî kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i mâneviye sırrıyla, umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır.
3- Hem bu talebesizlik zamanında, melaikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-u diniye sınıfına dâhil olup âlem-i berzahta -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve “Meyve”de bahsi geçen meşhur talebe gibi; şüheda hayatına mazhar olmaktır.”[7]
“Risale-i Nur’un neşir keyfiyeti de tarihte hiçbir eserde görülmemiştir. Şöyle ki: Kur’ân hattını (Kur’ân yazısını) muhafaza etmek hizmetiyle de muvazzaf olan Risale-i Nur’un, muhakkak Kur’ân yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş ve matbaaları kaldırılmıştı. Bediüzzaman’ın parası, serveti yokdu; fakirdi, dünya metaiyle alâkası yokdu. Risaleleri el ile yazarak çoğaltanlar da, ancak zarurî ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Risale-i Nur’u yazanlar, karakollara götürülüyor, işkence ve eziyetler yapılıyor, hapislere atılıyordu.”[8]
“Hatt-ı Kur’ân’ın ref’ine (Kur’ân yazısını kaldırmaya) çalışanları susturmalıyız. Ve Kur’ân’ı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalıyız.”[9]
Netice:
Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur’un, bu asrın vazifelisi olarak Kur’ân harflerini ve İslâm yazısını muhafaza etmesi tarihi bir hakikattir. Ve bu durum Risale-i Nur’un Kur’ân ve alem-i İslâm adına takip ettiği bir vazifedir. Zira milletimizi Kur’ân ile ve mazisiyle bağlayan en büyük vesile Kur’ân harfleridir. İslâm milletleri arasında en büyük bir bağ, en mühim bir köprüdür. Bu sebeble harflerin değiştirilmesi bu vatan ve millete çok büyük mânevî zararlar vermiştir. Türkiye tarihinde bu mânevî tahribata karşı, planlı, sistemli ve cemaat halinde bir çalışmayla mukabele eden de Üstad Bediüzzaman ile Nur Talebeleri olmuştur. Ve biiznillah Üstad Bediüzzaman ve talebeleri, en zor şartlarda bu harfleri muhafaza hizmetini, İslâm şeâirini ve Sünnet-i Seniyye’yi korumaya yönelik öncelikli bir vazife şuuruyla icra etmişlerdir.
Nur Hizmeti’nin başından beri İslâm yazısını ve harflerini korumayı en mühim bir dava olarak talebelerine sürekli anlatan, bu hususta 18. Lem’a, 28. Lem’a, Rumuzat-ı Semâniye gibi çok sayıda risale ve bahisler kaleme alan, asırlar öncesinden Hz. Ali (kerremallahü vechehu) yazdığı bir kasideyle, latin harflerine ve bunlara sahip çıkan kötü âlimlere hiddet edip tokatladığını, Kur’ân yazısını muhafaza edenlere ise muhabbet edip alkışladığını, kardeşleri olarak kabul ettiğini, talebelerine haber verip müjdeleyen bir Üstad, hiç mümkün müdür ki latin harflerine ilâ-nihâye cevaz versin? Ömür boyu takip ettiği bu hassasiyetini ve bid’alarla mücadelesini terk etsin? Bu elbette mümkün değildir. Bediüzzaman Hazretleri böyle bir tezada düşmekten ve bid’alarla mücadelesini bırakmaktan berîdir, münezzehtir.
[1]. Tarihçe-i Hayat, s. 613
[2]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 178
[3]. Bediüzzaman Hazretleri bu iki mühim maslahatı, daha önce de iktibas etmiş olduğumuz bir mektubunda birlikte zikreder. Ehemmiyetine binaen burada tekrar dercini münasib gördük: “Aziz, sıddık kardeşlerim! … Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden, inayet-i ilâhiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab etmek tam müsaade etmiyor. Birinci sebeb: İmam-ı Ali’nin (ra) işaret ettiği gibi, perde altında, her müştak kendi kalemi ile veyahut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibadet ve âhirette şehidlerin kanıyla racihâne müvazene edilen mürekkep ile mücahede hükmündeki kitabetle (yazarak) envâr-ı imanî neşretmektir. Eğer tab edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemal-i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder.
İkinci sebeb: Risale-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmek olduğundan, tab yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurufa bir fetvası olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.” (Emirdağ Lâhikası, s. 82)
[4]. Son Şahitler, c. 2, s. 230
[5]. Hayrât Vakfı Arşivi
[6]. Hayrât Vakfı Arşivi
[7]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 191
[8]. Tarihçe-i Hayat, s. 162
[9]. Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 21
