KULEÖNÜ MÜBAREKLER HEYETİ
Isparta Ovası içinde bir kasaba olan Kuleönü, Risale-i Nur Hizmeti’ne fedakârâne sahip çıkan ve pek çok Nur kahramanı yetiştiren bahtiyar bir Nur beldesidir. Bu nurlu kasabanın Nur Talebeleri’ne Bediüzzaman Hazretleri tarafından “Mübarekler Heyeti” nâmı verilmiştir. Bu köyden ilk olarak, 1928 yılında Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyarete gidip talebe olan Sarıbıçak lakabıyla tanınan Büyük Mustafa olmuştu. Onun ziyareti Üstad Bediüzzaman’ın yeğeni Abdurrahman’ın vefatından dolayı büyük hüzünler içinde olduğu bir ana denk gelmişti. Onun gelişi Hazret-i Üstad’a büyük bir teselli olmuş ve hakkında şöyle demişti:
“Cenab-ı Hak Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki; senden bir Abdurrahman aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”[1]
İşte bu ziyaret sonrası Kuleönü genç ve ihtiyarları birer ikişer Üstad’ı ziyarete giderek kendisine talebe olmaya ve Risale-i Nur’u yazarak neşretmeye başladılar. Onlardan biri olan Büyük Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali için Hazret-i Üstad aynı yerde şöyle der:
“İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali kendi güzel, sıhhatlı kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risaleleri’ni yazmakla tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman’ları da yetiştirdi.”[2]
Geçmişten gelen kuvvetli bir tasavvuf terbiyesi bulunan bu köyde kısa zamanda hummalı bir Nur Hizmeti başlamıştır. Zamanla Risale-i Nur’u yazan kalem sahiplerinin sayısı beş yüzü bulmuştur. Nur Hizmeti’ne öyle büyük bir sadakatle baş koymuşlardı ki hiçbir baskı, zulüm ve tehdid onları durduramıyordu. Hizmet uğrunda öyle bir sebat ve metanet gösteriyorlardı ki, Büyük Mustafa, Büyük Ruhlu Küçük Ali ve Hâfız Mustafa gibi köyün önde gelen isimleri Hâfız Ali ve Sabri Efendilerin de olduğu bir toplulukta Kur’ân üzerine el koyarak hizmet hakkında sorguya çekildiklerinde “ser (başımızı) verip sır vermeyeceğiz” diyerek yemin etmişlerdi.
Büyük Ruhlu Küçük Ali ile Hâfız Mustafa Efendiler, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Erkân-ı Sitte” namını verdiği en yakın altı talebesinden olma şerefini de kazanmışlardı. Diğer dördü ise Isparta’dan Hüsrev ve Rüşdü Efendiler ile İslamköy’den Hâfız Ali ve Atabey’den Tâhirî Efendiler idi.
Bu çalışkan mübarekler yalnız Risaleleri yazmakla kalmayıp çevre köy ve kasabalara yayılması için de yoğun bir çaba içerisine girmişlerdir. Sabahları hizmet için evden çıkmadan önce Bediüzzaman Hazretleri’nin okuduğu Cevşen gibi vird ve duaların içinde yer aldığı evrad kitabçığının tamamını okurlar, mânevî bir zırh kuşanarak öyle çıkarlardı.
Kuleönü Mübarekler Heyeti hakkında Hazret-i Üstad’ın Lahikalara geçmiş pek çok senâkâr ifadeleri olmuştur. Numune olarak onlardan bazıları şöyledir:
“(Kuleönü) Mübarekler Heyetinde öyle bir şahs-ı mânevî hissediyorum ki, (hediye kabul etmemek) kaidemi ona karşı muhafaza edemiyorum. O şahs-ı mâneviyi kızdırmamak ve rencide etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine (hayır işlerine) sarfetmek için kabul ettim.”[3]
“Nur Fabrikası’nın sahibi Hâfız Ali’nin ve (Kuleönü) mübareklerin(in) köyleri ortasında, duada Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahya (hayatta olanlar) yüzünden emvat (ölüler) dahi hisse alıyorlar.”[4]
“Atabey de, İslâmköyü, Sava Köyü, Kuleönü Karyeleri gibi Nurs Karyesine arkadaş olup umum mânevî kazancımıza hissedar oldu.” [5]
“(Kuleönü) Mübarek köyünden, mübarekler cemaatinden, mübarek İbrahim’in bereketli mektubunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rü’yada içmesi ve biraderzadesi Osman’ın ileride Risale-i Nur’a talebe olması için kendini okutması bizi mesrur eyledi. Cenab-ı Hak öyle mübarekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn.”[6]
“Cenab-ı Hakk’a çok şükürler ediyorum ki, Mübarekler Köyü Kuleönü’nde eskisi gibi Nurlar’a şiddetli alâkalarını muhafaza ediyorlar. Ve onların sadakat ve ihlaslarının bir kerametidir ki: Kendime mahsus on mecmua kitablarımı lüzumuna binaen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitabları istedikleri aynı zamanda Kuleönü mübarekleri kendilerine mahsus Nur mecmualarını, gönderdiğim mikdarın aynı olarak Medresetüzzehrâ’nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan Birinci Abdurrahman olan Büyük Mustafa’nın kendi el yazısı olan bütün Mektubat ve Lâhika’yı içinde buldum. Cenab-ı Hak o kitabların harfleri adedince her birisine mukabil bin rahmet ihsan etsin. Âmîn.”[7]
“Ben şimdiye kadar Nur Fabrikası dairesinin mübarekler heyetinden iki ehemmiyetli rükünler (Denizli Hapsi’nden) kurtulmuşlar tahmin ederdim. Elhak o daire, o heyet; altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fatihâne iş görmüşler. Parlak kalemlerinin yadigârları gibi, onların hizmetlerine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter-i a’mallerine hasenat yazdırıyor. Hattâ Hizb-i Nuri’nin öyle bir kuvvetli fütuhatı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemadiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hâfız Mustafa’yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir defa “O da buradadır” işittim; belki başka Mustafa’dır diye teselli buluyordum.”[8]
Hacı Osman, Demirci Mehmed ve Mübarek İbrahim gibi daha nice isimsiz kahramanın yetiştiği Kuleönü Mübarekler Heyeti’ni rahmetle yâd ediyoruz. Cümle o isimsiz kahramanları temsilen üç büyük Nur Talebesi’nden bir nebze burada bahsedeceğiz.
Sarıbıçak Büyük Mustafa
1902 senesinde Isparta’nın Kuleönü Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Sallabacak olan lâkabının Bediüzzaman tarafından, Sarıbıçak olarak değiştirilmesi üzerine Nur Talebeleri arasında Sarıbıçak Mustafa olarak bilinirdi. Risalele-i Nur’un yazarak neşredilmesinde kıymetdâr hizmetleri olmuştur. Büyük Mustafa, Üstad’ın ‘Mübarekler Heyeti’ namını verdiği Kuleönü talebelerinin ilkidir. Büyük Ruhlu Küçük Ali’nin de ağabeyidir. 1928 yılında yeğeni Abdurrahman’ın vefatı üzerine büyük bir üzüntü içinde olan Bediüzzaman’ı aynı günlerde Barla’da ziyaret ederek Üstad Bediüzzaman ve risalelerinin köylerinde tanınmasına vesile olmuş, ardından pek çok Nur Talebesi’nin gireceği bir kapıyı bu ziyaretiyle açmıştır. Hazret-i Üstad 26. Lem’ada bahsi geçen ziyareti şöyle anlatır:
“Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz haletten Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönülü Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait abdest ve namaza dair birkaç mes’eleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlas ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymetdâr hizmeti, güya hiss-i kabl-el vuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu. Onu geriye çevirmedim, kabul ettim. Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık olduğunu gösterdi. Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur Hizmeti’nde ve benden sonra hayru’l-halef olarak, bir vâris-i hakiki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenab-ı Hak Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki; senden bir Abdurrahman aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlad-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim. Evet lillahilhamd otuz Abdurrahman’ı verdi.” [9]
1935 yılında Üstad’la beraber Eskişehir’de hapis yatan Büyük Mustafa 1955 yılında vefat etmiştir.
Büyük Ruhlu Küçük Ali
1908 yılında Isparta Kuleönü’de dünyaya geldi. Risale-i Nur’un birinci şâkirdi olan Büyük Mustafa’nın kardeşidir. Küçük Ali’nin ihlâsına işaretle Hazret-i Üstad, kendisine ‘Büyük Ruhlu’ lakabını verir. Üstad’ın emriyle evine kapanmış ve ömrünün tamamını güzel yazısı ile Risale-i Nurlar’ı yazarak geçirmiştir. Risale-i Nur Külliyatı’nın en sağlam nüshalarını yazan Nur kâtiplerindendir. Hazret-i Üstad onun hizmetlerinden övgüyle şöyle bahseder: “Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risaleleri’ni yazmakla tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman’ları da yetiştirdi.”[10]
Bediüzzaman’ın “Büyük ruhlu Küçük Ali, Risale-i Nur Hizmeti’ni dünyada her şeye tercihen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilafa karşı kuvvetli mukavemeti” gibi tabirlerle ihlas ve sadakatine işaretler ettiği Büyük Ruhlu Küçük Ali Efendi 1974 yılında hakkın rahmetine kavuşmuştur.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
1904 yılında Kuleönü’nde dünyaya gelmiştir. Üstad’ın ‘Erkân-ı Sitte’ namını verdiği en seçkin altı talebesinden biridir. Risale-i Nur’un neşrinde çok muktedirâne faaliyet ve hizmetlerde bulunmuştur. Risalelerin teksir makinesiyle ilk defa çoğaltılması, 1942-43 yıllarında onun evinde yapılmaya başlanmıştı. Denizli Hapsi öncesinde evinde yapılan aramada bu makinenin klişelerinin ele geçmesi onun da hapse girmesine sebeb olmuş ve dokuz ay hapis yatmıştır.
Risale-i Nur Hizmeti’nde faalâne çalışan Hâfız Mustafa Efendi’nin uzun yıllar devam ettiği güzel âdetlerinden biri, her gün sabah hizmete çıkmadan önce Bediüzzaman Hazretleri’nin okuduğu evradlardan derlenen Hizbü’l-Hakaiki’n-Nûriye mecmuasının tamamını okumasıydı. Bu o zamanki Nur Talebeleri’nin ileri gelenlerinin, hususan Kuleönü Mübarekler Heyeti kahramanlarının umumen takib ettikleri bir adetleriydi. Sabahları Cevşenü’l-Kebir, Delailü’n-Nur ve Evrad-ı Kudsiye gibi bu mecmuadaki duaları mânevî bir zırh kuşanmak niyetiyle okurlar evlerinden öyle ayrılırlardı.
Bediüzzaman Hazretleri, Hâfız Mustafa’nın ‘Said Nursî’ adını verdiği oğlunun ismini ‘Said Nuri’ olarak değiştirmesi, Risale-i Nur Hizmet tarihi açısından dikkat çekici hâdiselerden biri olmuştur. Hazret-i Üstad’ın buna dair Emirdağ Lâhikası’nda yer alan mektubu şöyledir:
“Çalışkan mübareklerden ve Nurlar’ın neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafa’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ’ı ve bana bir mektub yazan tam mübarek, masum mahdumu; burada, masumlar içinde Nurlar’a bir iştiyak uyandıracak. Onun namı, Said Nuri olmalı; Nursî köydür, mânâsız olur. (Sin) olmasın, yalnız (ye) olsun; tâ Nurlar’a alâkasını göstersin.”
Hazret-i Üstad, onun Nur Hizmeti’ndeki mühim mevkiine işaretle, “Hâfız Mustafa’nın Hizmet-i Nûriye’de büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakatı ve fedakârâne teslimiyeti” sözleriyle kendisinden övgüyle bahseder. Hâfız Mustafa’nın Risale-i Nur’a mal olmuş bir fıkrası ise şöyledir:
“Azîz Üstad’ım!
O cereyânın hücumu anında köyümüzde nâhiye müdürü ve daha zâhiren mühim memurlar bulunduğu halde, şifâhen isimlerimizle ihbâr ederek yaptırmak istedikleri taharrî, Hazret-i Esedullâhi’l-Gâlib Ali kerremallahu vecheh ve Gavs-ı A‘zam gibi çok mânevî üstâdlarımızın mânevî yardımlarıyla akîm kalmıştır. Hatta o memurları aleyhimize değil, mânevî darbeleriyle lehimize çevirdiler. اَلْفُ اَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٰى Mektubu mütâlaa ettik. Acîbdir ki, bizim kusurumuzdan ve ufacık ihtiyâtsızlığımızdan gelen, o tesirsiz kalan cereyânı haber veriyor gördük. Çünki, ‘Bir kısım avâm-ı nâsa ve bid’alara tâbi bir kısım ulemâ-yı zâhire, gittikleri mülevves ve dalâlet bataklığındaki yollarında arkadaşlık etmeyen ve bir cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’de giden Risaletü’n-Nur Şâkirdleri’ni zemmediyorlar” diye sizden gelen mektub haber veriyordu. Hakikaten öyle oldu. Mektubdan bir gün sonra, merakı mûcib üzerimizde hiçbir teessür kalmadı. Talebeniz Hâfız Mustafa”[11]
Hazret-i Üstad’ın emriyle Nur Talebeleri aralarında taksimat yaparak hazırladıkları Fihrist Mecuması’nın ikinci cildinde Hastalar ve İhtiyarlar Risaleleri’nin fihristlerini yapmak da Hafız Mustafa’ya nasib olur.
1950 kışında Emirdağ’da bulunan Bediüzzaman Hazretleri’ne Isparta’da yazılan risaleleri götürürken bindikleri vasıta yolda arızalanmış, karlar içerisinde saatlerce yürüyerek donma tehlikesi geçirmiştir. Hasta vaziyette evine dönüşünde çocuklarına: “Hazret-i Üstad ayrılırken beni çağırıp ikinci bir kez daha musafaha etti. Hiç böyle yapmazdı. Ya o, ya ben, birimiz âhirete gideceğiz” diye söyler. Gerçekten de kendisinin firâsetiyle haber verdiği gibi, şiddetli soğuktan dolayı yakalandığı bu hastalıktan kurtulamayarak kısa süre içinde, o sırada imamlık yapmakta olduğu Denizli-Çivril’in Süngüllü Köyü’nde vefat eder ve oraya defnedilir. Vefatından hemen önce hanımına ve o anda beraberlerinde bulunan hanımının kız kardeşine -ki Nur Talebeleri’nden olan bu hanım bahsi geçen Hizbü’l-Hakaik dua mecmuasını kırk yıl boyunca aralıksız hergün okuyup bitirmiştir- hitaben: “Başlarında Bediüzzaman Hazretleri olarak bir kile (teneke dolusu) haşhaş tanesi kadar binlerle evliya ziyaretime geldiler” demesiyle Risale-i Nur Talebeleri’nden bir mâneviyat kahramanı olarak âhirete gideceğini müjdeler. Vefatı üzerine çok müteessir olan Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lâhikası’nda bulunan şu tâziye mektubunu kaleme alır:
“Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Hem Medresetüzzehrâ şâkirdlerini, hususan Mübarekler Heyeti’ni ve Isparta Vilayeti’ni merhum Hâfız Mustafa’nın vefatıyla tâziye ile Hâfız Mustafa’yı tam vazifesini yapmasıyla yirmi senede ikinci bir Hâfız Ali olarak yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan Nurlar’ın neşrine çalışmasını, bütün ruh u canımızla tebrik, hem onu, hem Isparta Vilayeti’ni, hem Medresetüzzehrâ’yı tebrik ediyoruz. Hakikaten bu merhum kahraman kardeşimiz aynen Hâfız Ali gibi vazifesini bitirdi; âlem-i nura ve berzaha Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenab-ı Hak Risale-i Nur’un hurufatı adedince onun defter-i hasenatına hayırlar yazsın ve ruhuna rahmet eylesin. Âmîn!”[12]
[1]. Osmanlıca Lem’alar, s. 258
[2]. Osmanlıca Lem’alar, s. 258
[3]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 125
[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 23
[5]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 125
[6]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 272
[7]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 45
[8]. Osmanlıca Şuâlar, s. 365
[9]. Osmanlıca Lem’alar, s. 255
[10]. Osmanlıca Lem’alar, s. 258
[11]. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 179
[12]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 12
