ELMAS KALEMLİ SAFF-I EVVEL NUR TALEBELERİ
Üstad Bediüzzaman Barla’da çok sıkı takip altında tutuluyor, yanına uğrayanlar, hatta selam verenler bile karakola çekilerek dayak atılıyordu. Fakat bütün bu baskılara rağmen, önce Barla’dan Bedre Köyü’ne, oradan İslâmköy ve Atabey’e, oradan Kuleönü Köyü’ne, oradan Isparta’ya ve daha sonra Sav Köyü’ne Nur Hizmeti çok geçmeden yayılmıştır. Bu şekilde Isparta ve köylerinden kahraman ruhlu insanlar, her şeyi göze alarak risaleleri yazmaya, fırsat buldukça, gizlice Üstad’ın yanına gelip gitmeye başlamışlardır.
Üstad Bediüzzaman’ın 29. Söz Risalesi’nin sonuna imzalarını aldığı, Şamlı Hâfız Tevfik, Sıddık Süleyman, Hulusi Bey, Hakkı Efendi, Hoca Sabri, Küçük Lütfi, Mesut, Zühdü, Binbaşı Asım Bey, Büyük Mustafa, Hâfız Ali, Hâfız Mustafa, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Hüsrev Efendi, Rüşdü Efendi, Re’fet Bey, Keçeci Şeyh Mustafa, Bekir Ağa ve Tâhirî Efendi gibi pek çok sadık Nur Talebeleri Kur’ân hizmeti için meydana atılarak Üstadları etrafında halka olmuşlardır. Bu ilk devre Nur Talebeleri’ne Hazret-i Üstad, “Saff-ı Evvel” adını verir.
Bu elmas kalemli talebeler Risale-i Nur’un neşrinde öyle kahramanlıklar göstermişlerdir ki; onların bu azim ve kararlılıkları hakkında şöyle denilmiştir:
“Risale-i Nur’a hizmet eden birisine dense: ‘Risale-i Nur yerine şu kitabları kopya et de, Ford’un servetini sana vereyim.’ O, Risale-i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şu cevabı verir: ‘Dünya servet ve saltanatının hepsini de verseniz kabul etmem.”[1]
Şimdi burada saydığımız talebelerden bir kısmı hakkında kısa bazı malumatlar verelim.
Yüzbaşı Hulusi Yahyagil
Hulûsi Bey, 1895’te Elazığ’da dünyaya geldi. Birinci Cihan Harbi’nde Kafkas ve Çanakkale Cephelerinde harbe katıldı. 1925’te Harbiye’ye girdi. 1928’de Eğirdir’e yüzbaşı rütbesiyle tayin oldu. Üstad Bediüzzaman ile 1929 senesinde Barla’da tanıştı. Hayatında inkılab yapan bu tanışmadan sonra Hazret-i Üstad ile devamlı mektublaşarak sorular sordu. Bu sorulara verilen cevaplarla Mektubat eserinin te’lifine sebep oldu. Yine, okuyup yazdığı risaleler hakkındaki kıymetli değerlendirmeleri Barla Lâhikası’nın mühim bir kısmını teşkil etti. Hazret-i Üstad’ı Barla’da iken dört defa ziyaret eden Hulûsi Bey, 1930 yılında tayinle Isparta’dan ayrıldı. Bundan sonraki yıllarda Bediüzzaman’la irtibatını vazife yaptığı yerlerden devam ettirdi. Hayatı boyunca Risale-i Nur Hizmeti’nde gösterdiği büyük ihlas ve sadakatiyle en güzîde Nur Talebeleri arasında yer aldı. Bediüzzaman’ın talebeleriyle girdiği her üç hapisten de -bir hıfz-ı ilâhî ile- mahfuz kaldı. 25 Temmuz 1986’da Elazığ’da nurlu hizmetlerle geçen uzun bir ömrün ardından 91 yaşında âlem-i nura göç etti.
Bediüzzaman Hazretleri, Barla Lahikası’nın girişinde Hulusi Bey hakkında şunları zikretmektedir:
“Hulusi Bey benim yegâne mânevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakiki vârisim ve bir deha-yı nuranî sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfaya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı mânevî bana muhatab olmuşçasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı Cenab-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve imanda bir talebe, bir muîn tayin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum.”[2]
Hakkı Bey
Hakkı Tığlı, 1877 yılında Eğirdir’de doğmuştur. Hulusî Bey vasıtasıyla Bediüzzaman Hazretleri ile tanışarak risaleleri yazmaya başlamıştır. Tevâfuklu Kur’ân yazma hizmetinde vazife alanlardandır. Eskişehir’de hapis yatan talebelerden olan Hakkı Bey, 1962 yılında Eğirdir’de vefat etmiştir. Hakkı Efendi’nin, günlük Risale-i Nur yazısı vazifesini aksatması münasebetiyle Hazret-i Üstad şöyle demiştir.
“Bundan yirmi gün evvel, eyyam-ı mübarekeden sonra hatırıma geldi ki; vazifedarâne kalemi her gün istimal etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmalîsinde her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle has şâkirdler dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden yine Hakkı, Hulusi’ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle has dairesine girdi. Hakkı’nın “Beni duadan unutmasın” diye, mektubunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duayı kazanmış hesabıyla tahmin ettik.”[3]
Santral Sabri Hoca
Sabri Arseven Hoca, 1893 yılında dünyaya gelmiştir. Barla yakınlarındaki Bedre Köyü’ndendir. Bediüzzaman Hazretleri’nin Barla’dan yazıp gönderdiği risalelerin Isparta ve civar köylere ulaştırılmasında merkezlik vazifesi yapardı. Bu yüzden Hazret-i Üstad ona Santral Sabri lakabını takmıştı. Tefsir yazacak derecede İslâm ilimleri ve Arabca’ya vakıf bir hoca olup köyünde imamlık yapardı. Risale-i Nur’un ilk te’lif edildiği yıllarda, risaleleri yazarak neşretmekle birlikte risaleler hakkında çok değerli tahlil ve takdirlerde bulunan mektublar yazmıştır. Üstad Hazretleri onun ve Hulusi Bey’in yazmış olduğu bu mektubları derleyerek Barla Lâhikası Kitabı’nın ilk bölümünü oluşturmuştur. Tevâfuklu Kur’ân yazma vazifesi verilen on kişiden biri de Sabri Efendi’dir. Üstad’la beraber Eskişehir ve Denizli’de hapis yatmıştır. 1954 yılında henüz Üstad hayatta iken geçirdiği bir trafik kazası sonucu vefat etmiş, cenazesine iştirak eden Bediüzzaman Hazretleri cenaze namazını kıldırıp kabrinde dua etmiştir. Sabri Efendi’nin de Üstad Hazretleri gibi ayak parmakları arasında bulunan bitişiklik münasebetiyle kendisi hakkında şunları yazmıştır:
“Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini (alametini) gördüğüm zaman bir hiss-i kabl-el vuku ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun.”[4]
İslamköylü Şehid Hâfız Ali
Hâfız Ali Ergün Efendi, 1898 yılında Isparta İslâmköy’de dünyaya gelmiştir. Bediüzzaman’ın Barla’da olduğu yıllarda kendisi ile tanışmış Risale-i Nur Talebeleri’nin en önde gelenleri arasında yer almıştır. Risale-i Nur’a, güzel yazısı ile çok hizmeti geçmiştir. Hazret-i Üstad, ihlas ve sadakati ile diğer Nur Talebeleri’ne onu bir numune göstererek şöyle der:
“Kardeşlerimizden İslâmköy’lü Hâfız Ali Efendi, kendine rakib olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti çok kıymetdâr gördüğüm için size beyan ediyorum. O zat yanıma geldi. Ötekinin hattı (yazısı), kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. ‘O daha çok hizmet eder’ dedim. Baktım ki Hâfız Ali, kemal-i samimiyet ve ihlasla, onun tefevvuku (geçmesi) ile iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem üstadının nazar-ı muhabbetini celbettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samimi olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillah yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.”
Hazret-i Üstad tarafından kendine Nur Fabrikası’nın sahibi lakabı verilen Hâfız Ali Efendi, Erkân-ı Sitte namındaki en öndeki altı talebeden biriydi. 1935 Eskişehir ve 1944 Denizli Hapislerinde hapis yatmıştır. Denizli Hapsi’nin altıncı ayında, Bediüzzaman Hazretleri ve Hüsrev Efendi ile birlikte kendisine de zehir verildi. İkisi bu zehirden kurtulmasına rağmen Hâfız Ali Efendi zehrin tesirinden kurtulamayarak kaldırıldığı hastahanede vefat edip hakka hizmet uğruna ruhunu feda eden şehitler kervanına katılmıştır. Vefatı üzerine Hazret-i Üstad şöyle der: “Ben hem kendimi, hem sizi, hem Risale-i Nur’u tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanı’nı tebrik ediyorum. Meyve Risalesi’nin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem-i ervahta seyahata gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahata çekildi. Cenab-ı Erhamürrâhimîn, Risale-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’maline hasenat yazdırsın. Âmîn! Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın. Âmîn! Ve kabrinde Kur’ân’ı, Risale-i Nur’u ona şirin ve enîs arkadaş eylesin. Âmîn! Ve Nur Fabrikası’na onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın. Âmîn! Âmîn! Âmîn!”[5]
Hâfız Lütfi
Atabeyli Nur Talebeleri’nden olup 1900 doğumludur. Risale-i Nur’a kıymetdâr kalemiyle hizmet eden mümtaz talebelerdendir. Hummalı bir faaliyetle çocuklara Kur’ân öğretirdi. 1935 Eskişehir Hapsi’nde Hazret-i Üstad’la beraber hapis yatmıştır. Bediüzzaman’ın, “Has talebeler içinde letafet-i kalbiyle mümtaz” diyerek ihlas ve samimiyetine işaret ettiği Hâfız Lütfi Efendi 1937 yılında genç yaşta vefat etmiştir. Hazret-i Üstad Kastamonu’dan yazdığı bir mektubda Hâfız Lütfi ve onun gibi genç yaşta vefat eden iki talebesini müjdelerle şöyle anmıştır:
“Merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfi gibi zâtların vazifeleri devam ediyor. Defter-i a’mallerine hasenat yazmak için, mânevî kalemleri inşâallah işliyorlar.”[6]
Ahmed Hüsrev Altınbaşak
1899 Isparta doğumlu olan Ahmed Hüsrev Efendi risalelerin neşrinde büyük hizmet ve fedâkârlıklar göstermiştir. Bundan dolayı Hazret-i Üstad tarafından kendisine”Risale-i Nur’un Kahramanı” ünvanı verilmiştir. Üstad Bediüzzaman Barla, Kastamonu ve Emirdağ gibi vatanın muhtelif köşelerinde sürgünde ve sıkı takip altında tutulurken, Hüsrev Efendi ondan gelen emirler doğrultusunda Risale-i Nur neşriyatını ve diğer Nur Hizmetlerini Isparta merkezli olarak sevk ve idare ederdi. Neşirdeki bu fevkalade muvaffakiyetlerinden dolayı Üstad Bediüzzaman’ın; “Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi Hizmet-i Nûriye’de benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.”[7] gibi iltifatlarına mazhar olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra onun emirleriyle Nur Hizmeti’nin başına geçen Ahmed Hüsrev Efendi, 1977 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Hüsrev Efendi’nin hayatı ve hizmetleri kitabın ileriki sayfalarında tafsilatlı olarak incelenecektir.
Süleyman Rüşdü Çakın
Rüşdü Efendi, 1899’da Isparta’da dünyaya gelmiştir. Bediüzzaman Hazretleri ile tanışması Hüsrev Efendi ile aynı zamanlardadır. Evvelen defterdarlıkta memuriyet vazifesiyle, sonraları ticaretle meşguliyeti içinde, büyük bir sadakatle kendini Risale-i Nur Hizmeti’ne verdiği için Hazret-i Üstad’ın, “Sadakatte namdar Rüşdü” hitabına mazhar olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri onu, “her gün, has dairesinin birinci safında mânen yanımızda bulunuyor, mânevî kazançlarımıza da hissedar oluyor” diyerek müjdelemiştir. Erkân-ı Sitte içinde yer alan mümtaz talebelerdendir. Eskişehir ve Denizli Hapsi imtihanında Üstad’la beraber hapis yatmıştır. Hüsrev Efendi ile çok yakın bir dostluk ve teşrik-i mesai içinde hizmet ederdi. Bu sebeble Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Hüsrev’le bir ruh iki ceset kahraman Rüşdü”[8] ve “Tasavvurumda Hüsrev, Rüşdü bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risale-i Nur’a ait herşeyde beraber biliyorum ve buluyorum.”[9] gibi iltifatına mazhar olmuştur. 1974 yılında Isparta’da hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Yüzbaşı Re’fet Barutçu
Re’fet Bey 1886 yılında İstanbul’da doğmuştur. Emeklilikten sonra yerleştiği Isparta’da 1931 yılında Bediüzzaman Hazretleri ile tanışıp talebesi olmuştur. İlmi mes’elelere olan merakı sebebiyle Hazret-i Üstad’a sorduğu sualler Risale-i Nur’daki bazı mes’elelerin te’lifine vesile olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri kendisini ekseriya Hüsrev ve Rüşdü Efendiler ile beraber anar, “Hüsrev, Re’fet, Rüşdü Risale-i Nur’a intisabda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hatıra geliyor” derdi. Risale-i Nur’un her üç hapsinde, Eskişehir, Denizli ve Afyon’da Üstad’la birlikte hapis yatan talebelerdendir. Hazret-i Üstad yazdığı bir mektubla kendisine verdiği değeri şu sözlerle ifade etmiştir:
“Mektubunuz beni mesrur etti. Biliniz ki, iki sene evvel mabeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde şimdi ileri gidiyor. Çünki Hüsrev bana yazdığı mektubunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.
Demek tam onunla ittihad ve teşrik-i mesaî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münasebeti kuvvetleştir. Hem herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek olduğundan, sen bu vazifeyi yapmağa başladın…”[10]
Yüzbaşı Re’fet Bey 1975 yılında İstanbul’da rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.
Adilcevazlı Bekir Ağa
1889 yılında Bitlis-Adilcevaz’da dünyaya gelen Bekir Ağa, Bediüzzaman Hazretleri gibi doğudan Isparta’ya sürülmüş idi. Kısa süre içinde Üstad ile buluşup hizmete başlamıştır. Okuma yazması olmayan bu fedakâr ve sadık talebe, Isparta talebelerinin, Barla’da bulunan Hazret-i Üstad’la tanışmalarında mühim hizmet görmüştür. Bekir Ağa, köyler arasında çerçilik yaparak geçimini kazanır bu vesileyle sık sık Barla’ya Üstad’ı ziyarete giderdi. Bu ziyaretler sırasında Üstad ile talebeler arasında postacılık hizmeti yapar, risale ve mektubları getirip götürürdü. Onun bu hizmetleri sebebiyle Hazret-i Üstad kendisini, “Sözler’i müştakların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa” ve “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniye’ye (risalelere) karşı Isparta’nın intibahına (uyanışına) sebep olan, Âdilcevazlı Bekir Ağa...”[11] gibi senâkâr ifadelerle kendisini taltif etmiştir. 1935’de Üstad’la beraber Eskişehir’de hapis yatan Bekir Ağa, sürgünlere gelen af dolayısıyla memleketine dönmüş ve 1961 yılında orada vefat etmiştir.
Mehmed Zühdü Bedevî ve Babası Keçeci Şeyh Mustafa Efendi
Mehmed Zühdü 1884 yılında Isparta’da doğmuştur. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi’nin oğludur. Baba-oğul Risale-i Nur’a intisab etmişlerdi. Bediüzzaman Hazretleri’nin Gül Fabrikası namını verdiği Isparta merkez talebelerinin en sadık ve en çalışkanlarındandır. Risale-i Nur’a güzel yazısıyla çok hizmetleri geçmiştir. Evlerinde yüzlerce çocuğa Kur’ân ve Risale-i Nur dersi verirdi. Bu uğurda defalarca takibata uğramış, hapse girip çıkmış, fakat asla yılmadan hizmetlerine devam etmiştir. Eskişehir’de Üstad’la beraber hapis yatanlardandır. 1943 yılında vefatı üzerine bir tâziye mektubu kaleme alan Hazret-i Üstad, bu mektubda onun hakkında şu bilgileri verir:
“O mübarek, kalemini bize vermişti. Ben de onu, hem Abdurrahman, hem Abdülmecid yerinde kabul etmiştim. Onu vefat etmemiş gibi, daima kalemi işler hükmünde kabul ediyoruz. İki yüze yakın masumlara hanesinde Kur’ân’ı ve Risale-i Nur’u ders veren o mübarek zat, aynen Abdurrahman gibi az zamanda uzun bir ömrün vazifesini çabuk görmüş, bitirmiş gitmiş.”[12]
Risale-i Nur Talebeleri’nden Ispartalı Kâtip Osman Efendi Mehmed Zühdü’nün babası olan Keçeci Şeyh Mustafa Efendi hakkında şu bilgileri verir:
“Hazret-i Üstad, Burdur’dan Isparta’ya geldiği ilk günlerde, Üstad’ın yüksek talebelerinden olan Mehmed Zühdü’nün babası şeyh Mustafa Efendi gelip Hazret-i Üstad’ı ziyaret etti, dersini dinledi ve Üstad’ın ilmine, fazlına, kemalâtına teslim olup ona talebe oldu. Yüksek bir ilme sahib olan bu zat, o ana kadar tahsil etmiş olduğu kendi ilminin, Bediüzzaman’ın ilmi yanında hiç kaldığını çekinmeden itiraf etti ve ‘Taftazânîler, Fahreddin-i Râzîler birer çeşme iseler, bu zat bir denizdir” şeklinde çekinmeden kanaatini izhar etmişti.”[13]
Bu mübarek Şeyh Mustafa Efendi de, 1934 yılında hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Binbaşı Âsım Bey
Âsım Bey, l877 yılında İzmit’te dünyaya gelmiştir. Emekliliğinden sonra Burdur’a yerleşmişti. Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur Hizmeti’ne karşı sadakat ve muhabbet dolu mektubları Barla Lâhikası’nda yer almıştır. Şiddetli sadakati ve kalemle Nurlar’a hizmeti sebebiyle Üstad’ın, “Sadâkatte mümtâz ve kalemi bir elmas kılınç gibi Âsım” gibi iltifatlarına mazhar olmuştur. Bir mektubunda Hazret-i Üstad, iki arkadaşıyla birlikte Asım Bey’e verdiği değeri şöyle ifade etmiştir:
“Kardeşim! Sen, Hüsrev, Âsım nazarımda çok kıymetdârsınız. Cenab-ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kur’ân hizmetinde sabit kadem ve fedakâr ve kemal-i sadakatta daim ve muvaffak eylesin. Âmîn.”[14]
1935 Eskişehir Hapsi öncesi Isparta’da sorguya çekilirken, vereceği ifadelerden Üstad’ına zarar gelmesin diye, “Ya Rab canımı al” diye dua ettiği anda düşüp orada vefat etmiştir. Sırf Üstad’ını korumak ve yalandan sakınmak için hayatını feda etmesi sebebiyle, Bediüzzaman Hazretleri kendisi hakkında “İstikamet şehidi” demiştir.
[1]. Osmanlıca Şuâlar, s. 499
[2]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 2
[3]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 68
[4]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 31
[5]. Osmanlıca Şuâlar, s. 397
[6]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 327
[7]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 139
[8]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 168
[9]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 40
[10]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 337
[11]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 42
[12]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 315
[13]. Mufassal Tarihçe-i Hayat, 1. Cild, s. 741
[14]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 337
