BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN SİYASETE BAKIŞI
Rabbimiz, her yüz senede dinini tecdid ederek kuvvetlendirecek bir müceddidi göndereceğini Resûlü (asm) vasıtasıyla[1] bizlere müjdelemiştir. İmam-ı Gazalî (ra), Abdülkâdir-i Geylânî (ra), İmam-ı Rabbanî (ra), Mevlâna Celaleddin-i Rûmî (ra), Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî (ra) gibi mümtaz şahsiyetler, Allah’ın dinine yeni bir canlılık ve parlaklık vermek gayesiyle gönderilmişlerdir. Bu vazifeli zatlar geldikleri asrın ihtiyacına uygun hizmet usülleriyle insanlara Cenab-ı Allah’ı, Kitabullah’ı, Resûlullah’ı tanıtıp sevdirmeye çalışmışlardır. Dine kendilerinden ve yeniden bir şey karıştırmadan dinin ahkâm ve esaslarına ve Peygamberimiz’in (asm) sünnetlerine harfiyyen ittibâ ederek islâma hizmet etmişlerdir. Doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete layık doğruluğu kendi üzerlerinde göstererek o asrın insanlarına rehber ve mürşid olmuşlardır.
Bediüzzaman Hazretleri de ahir zaman müslümanlarının imdadına gönderilmiş bu mümtaz şahsiyetlerden biridir. Bediüzzaman Hazretleri’nin siyasete karşı durumunu ve duruşunu değerlendirirken bu asrın müceddidi olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerektir.
Hangi Siyaset?
Öncelikle belirtmeliyiz ki, Bediüzzaman Hazretleri’nin uzak durduğu siyaset, iktidâr, makam ve liderlik mücâdelesi anlamındaki siyasettir. Bir de İmam-ı Gazali (ra)’ın, “Beşeriyeti ıslâh ile dünya ve âhirette, selâmete ulaştıracak doğru yolu göstermek”[2] diye tarif ettiği siyaset vardır ki; İmam-ı Gazali Hazretleri bu siyasetin en üstün mertebesini Peygamberlerin, sonra Raşid Halifelerin, sonra Peygamber vârisi olan âlimlerin yaptığını ifade eder. Zaten Bediüzzaman Hazretleri de bu ulvî mânâdaki, sanatların en şereflisi diye vasıflandırılan, peygamber vârislerinin yaptığı siyaseti yapabilmek için, iktidâr ve makam ve liderlik mücadelesi anlamındaki siyaseti terk etmiştir.
Efendimiz (asm)’ın bu asırdaki vârisi olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, zamanımızda ne şekilde hizmet edileceğini, nelere dikkat edilmesi gerektiğini, kime nasıl davranılacağını en güzel şekilde kendi hayatında göstererek Kur’ân’a ve Resûlullah (asm)’a güzel bir ayna olup, bütün insanlığa dünya ve âhirette kurtuluşa ve selâmete ulaşmalarını sağlayacak doğru yolu biiznillah göstermiştir.
Eski Said ve Siyaset
Bediüzzaman Hazretleri Eski Said devrinde siyasetle meşgûl olmuştur. Ancak bu meşgûliyet dinin siyasete alet edilmesi şeklinde değil, siyasetin eğer mümkünse dine alet ve hizmetkâr olması şeklinde gerçekleşmiştir. Üstâd, “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim”[3] diyerek ve “İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinâyettir”[4] diye haykırarak bütün kuvvetiyle siyaseti islâmiyete hizmetkâr bir alet ve araç yapmaya çalışmıştır. Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.”[5] dediği menfaati esas yapan siyasetle hiç meşgul olmamıştır. Yine tarafgirliği netice veren, meleği şeytan, şeytanı melek gösteren, cemaatin selâmeti için ferdi fedâ eden, zulme ve iftiraya dayalı siyasete, hiçbir zaman taraftar olmamıştır. Yeni Said devrinde ise siyaset âleminden kendisini Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin şiddetli bir sûrette men’ ettiğini söyleyerek[6] siyaseti bırakmıştır.
Üstad Niçin Siyasetle Meşgul Olmadı?
Bediüzzaman Hazretleri’nin ve talebelerinin siyaset yoluyla hizmet etmemelerinin başlıca sebebleri şöyle sıralanabilir;
1- Kur’ân’ın elmas gibi ulvî hakikatlerini, siyâsî propaganda malzemesi zannıyla insanlar nazarında cam parçaları kıymetine düşürme tehlikesi vardır. Eğer iman hakikatleri siyasî bir kimlik veya siyasî bir bayrak altında anlatılsa, insanlarda; “Acaba beni kendi siyasî fikrine çekmek için mi bunları anlatıyor?” düşüncesi uyanır. Ve muhâtap üzerinde o hakikatlar tesirini ya göstermez veya az gösterir. Neticede Kur’ân’ın elmas gibi yüce hakikatleri cam parçaları derecesine düşürülmüş olur.
2- Siyaset maddî bir topuza benzer. Gaflet veya dalâlet bataklığına düşmüş ve kendisini kurtaracak bir el arayan, iman ve Kur’ân’a muhtaç bir insanı, o bataklıktan kurtarmak niyetiyle yaklaşırken bir elde iman nuru, diğer elde siyaset topuzu tutulmaması gerektiğini beyân eder. Çünkü iman ve Kur’ân’a muhtaç bir insan “Acaba nurla beni kendine yaklaştırıp, topuzla dövmek mi istiyor?” diye telaş ve evhâm edebilir. Yine bu zamanda müslümanların karşı karşıya olduğu en mühim tehlike, bilim ve felsefeden gelen bir dinsizlikle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesi tehlikesidir. Bu tehlikeden kurtulmanın tek çaresi de nurdur. Nur, samimiyetle ve hakkıyla gösterilmelidir ki kalpler ıslâh olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset ve güç topuzuyla hareket edilse hatta galip de gelinse küfür kalplerde saklanır ve asrın dinsizlik tehlikesiyle kâfir olmuş bu insanlar, münafık derecesine inerler. Hâlbuki münafık kafirden daha fenâdır ve tehlikelidir. O yüzden siyaset topuzu bu dinsizlik tehlikesi karşısında kalpleri ıslâh edemez.
3- İman ve Kur’ân hakikatlerine herkesin muhtaç olması siyasetten uzak durmayı gerektirir. Çünkü Risale-i Nur mesleğinde “siyasî görüşü ne olursa olsun bütün mü’minler kardeştir” düşüncesi esastır. Her insan iman hakikatlerine muhtaçtır. Risale-i Nur’dan istifade maksadıyla gelen bu muhtaçlara karşı aynı yakınlığı, aynı muhabbeti gösterebilmek için herhangi bir siyasî partinin veya düşüncenin taraftarı olmamak gerektir ki her gelen kişi ürkmeden, çekinmeden elimizdeki iman hakikatlerinden istifade edebilsin. Bediüzzaman Hazretleri bu noktaya şöyle temas eder: “Nur şâkirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.”[7] Yine bu konuda şöyle der: “Îmân dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler. İhlas kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur’u hiç bir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar.”[8]
4- İhlâs ve uhuvvet, siyasetten uzak durmayı gerektirir. Halbuki siyasetle meşgûl olmak buna engeldir. Siyasete giren bir kişi ister istemez muhabbet ettiği siyasî düşünceye ve o siyasî düşüncenin liderine taraftar olur. Taraftar olduğu siyasî düşünce ve liderin İslâm’a uygun olmayan ama o anki siyâsî vaziyete uygun görülen bazı hallerini kendince tevil etmek durumunda kalabilir. Ondandır ki tarafgirâne siyasetin meleği şeytan, şeytanı melek gösterir derecede rızâ-yı ilâhiden ve kabul-ü rabbâniden uzaklaşması Bediüzzaman Hazretleri’nin siyasetten çekilmesinin diğer bir sebebi olmuştur. Bu noktaya bizzat müşahede ettiği bir olayla Üstâd Hazretleri mealen şöyle temas eder:
“Bir zaman garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, ilim sahibi dindar birisi siyasî noktada kendisine muhalif bir salih âlimi küfürle itham eder derecede küçük düşürdü. Ve kendi siyasî fikrinde olan bir münafığı hürmetle methetti. İşte siyasetin bu fenâ neticelerinden ürktüm ve siyasetten çekildim.”[9] Yine kendisinin şâhid olduğu başka bir olay da şöyledir: “Eski Said gördü ki bir salih âlim kendi siyasî düşüncesindeki bir münafığı hararetle övdü ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve fasıklıkla itham etti. Eski Said ona dedi: “Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin siyasî fikrine muhalif bir melek olsa lanet edeceksin. Bunun için Eski Said “Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase” dedi ve siyaseti terk etti.[10]
“Risale-i Nur’un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünki tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir.”[11]
5- Fani, dünyevî siyasetle meşgûl olmak kişiyi ehemmiyetli uhrevî hizmetlerinden geri bırakır ve tarafgirlik meyliyle zâlimlerin zulmüne ortak olma tehlikesi vardır. Bu konuyla ilgili olarak Hazret-i Üstad şöyle der:
“Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder. Hakiki dava budur. Bunun haricindeki davalara karışmak zararlıdır. Siyasetle meşgûl olan, ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır.”[12] Yine bu konuda şöyle der:
“Dünya siyasetine karışmadığımın sebebi: O geniş ve büyük dairede vazife az ve küçük olmakla beraber, cazibedarlık cihetiyle meraklıları kendiyle meşgûl eder; hakiki ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır; hem her halde bir tarafgirlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerik olur”[13]
6- Siyasetle meşgûliyet, bazen insanın selâmet-i kalbini, hüsn-i niyetini, istikâmet-i fikrini bozar. Üstâd bu konuda şu çarpıcı ifadeleri kullanır: “Geniş ve câzibedar siyaset boğuşmalarına dikkat eden, bazen kapılır; vazifesini yapamadığı gibi, selâmet-i kalbini ve hüsn-i niyetini ve istikamet-i fikrini ve hizmetindeki ihlâsını kaybeder. Kaybetmese de o itham altında kalabilir.”[14] Ve şöyle bir tavsiyede bulunur: “Bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyen âdem, siyaseti bırakmalı.”[15]
7- Doğruluğun siyasî hayatta ölmesi ve yalanın siyasette çok yaygın olması mesafeli durmayı gerektirir. Hazret-i Üstad bu konuda, “Siyasetin çoğu yalancılık”[16] ifadesini kullanır ve “Asr-ı Saadet’teki inkılab-ı azîm, sıdk ile kizb, iman ile küfür kadar birbirinden uzak iken zaman geçtikçe gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazen yalana ziyade revaç verdi. Fenâlık ve yalancılık bir derece meydan aldı.”[17] şeklinde bu hastalığın vahim sonuçlarından bahseder.
8- Siyaset, insana dünyaya gönderiliş gayesini ve âhireti unutturup gaflet veren en geniş ve çekici dairedir. Kendisi bu konuda şöyle der: “İnsana gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakiki vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş daire ise, siyaset dairesidir. Hususan böyle umumî ve mücadele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir iman lâzım ki; her şeyde, her vaziyette, her bir harekette kader-i ilâhî ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, tâ o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.”[18]
9- Dünya siyasetinin dizginleri ecnebîlerin elindedir.[19] O, Sünûhat isimli eserinde bu konuda özetle şöyle der: “Biz burada kendi irademizle hareket etmiyoruz. Siyasetin dizginleri Avrupa’nın elinde. Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz. Avrupa’dan yapılan telkinlerle hareket ediyoruz.” Yine başka bir yerde de şöyle der: “Siyasetin çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına alet olma ihtimali var”[20] Evet Bediüzzaman Hazretleri günümüz siyasetine girmeyerek, siyaset üstü bir konumda kalarak, siyasetle elde edilebilecek netice ve gayelere siyasetsiz bir şekilde ulaşmıştır. Bu dahi ayrı bir siyaset anlayışı olarak mütâla edilebilir.
Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin, kendisini, siyaset âleminden şiddetli bir sûrette men’ ettiğini” söyleyerek siyasetten uzak durmuştur. Siyaset ve partiler üstü kalarak, Allah’ın dinini bütün muhtaç müslümanlara ulaştıracak bir tarzda iman ve Kur’ân’a hizmetkâr olmuştur. Hiçbir siyasî düşüncenin ve partinin aleti olmadan, yaptığı ihlâslı, lekesiz, safî hizmetle ve o hizmetin müşahhas meyveleriyle, en istikâmetli ve en doğru iman hizmetinin nasıl olması gerektiğini bütün dünyaya göstermiştir. Ancak Bediüzzaman Hazretleri, “Kimse siyasetle meşgûl olmasın, siyasetle hiçbir hizmet olmaz” düşüncesinde de değildir. O yüzden siyaset yoluyla hizmet edecek insanlara da dini, siyasete vasıta ve alet yapmamalarını, yalana, menfaate, iftiraya ve zulme dayalı siyasetten kaçınmalarını, hakkın hatırını yüksek tutarak hiçbir hatıra fedâ etmemelerini, nefis ve şeytanın razı olacağı bir siyasî anlayıştan uzak, insanları dine soğutmadan, İslâmî ölçüleri muhâfaza ederek siyaset yapmalarını tavsiye etmiştir.
Hazret-i Üstad’ın 1950’den Sonraki Siyasî Duruşu
Bediüzzaman Hazretleri Yeni Said devrine geçtiği 1921’den beri, “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyerek siyasetle alâkasını tamamen kesmişti. Risale-i Nur’u te’lif ettiği yirmi üç sene boyunca siyasetten hep uzak durmuş, gazete ve radyoları dahi takip etmemiştir. Bu şiddetli sakınmasının sebebini izah için müteaddid dersler kaleme almıştır. Bunlardan mühim bir kısmı bir önceki konu başlığı altında nakledildi.
Tek parti devrinde siyasetle ve siyasî haberlerle hemen hiç alâkadar olmayan Hazret-i Üstad, çok parti devrinde iktidara geçen Demokrat Parti’nin nisbeten de olsa dine hürmetkâr tavırları sebebiyle bu yeni dönemde siyasîlere, nadir de olsa irşad edici bazı mesajlar göndermeye başlamıştır. Fakat bu durum asla siyasete karışmamak prensibinden taviz vermesi anlamında değildi.
Bu dönemde olan 1950, 1954 ve 1957’deki her üç seçimi de Demokrat Parti kazanmıştı. Hazret-i Üstad bu üç seçimden yalnız sonuncusunda, o sıralarda Halk Partisi karşısında ciddî bir gerilemeye düşen Demokrat Parti’nin mağlub olmasını engellemek adına seçim sandığına giderek yalnızca oy kullanmıştır. Hazret-i Üstad, sırf geçmişte dine imana çok zararlar veren o parti bir daha kazanmasın diye “ehvenü’ş-şerri ihtiyar etmek”, yani “İki şerden daha hafif olanı seçmek” hikmetine binaen Demokratları desteklemiştir.
Yine o dönemde siyasete girmek isteyen bazı Nur Talebeleri olmuş, Üstad ise onlara Risale-i Nur adına değil ancak kendi namlarına girmek şartıyla müsaade etmiştir.
Çok partili siyasî hayatın devam etmekte olduğu yıllarda Sebilürreşad dergisi sahibi ve Üstad’ın eski dostu Eşref Edip’ten gelen bazı teklifler üzerine Bediüzzaman Hazretleri bu yeni dönemde de siyasî tavrında bir değişiklik olmadığını gösteren şu cevabı kendisine gönderir:
“Nur Risaleleri’nin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur, rıza-i ilâhîden başka hiçbir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’un mensubları, ictimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu (dergileri) gibi mücahidler, iman hakikatlerini ehl-i dalaletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz, fakat siyaset noktasında değil.
Çünki iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler. İhlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur’u hiç bir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar. Hem Nur Risaleleri küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdad-ı mutlakı kırdığı cihetle, bir nevi siyasete teması var tevehhüm edilmiş. Hâlbuki Nur’un tercümanı, bir tek mes’ele-i imaniyeyi dünya saltanatına değişmediğini mahkemelerde dava edip yirmi beş sene tarz-ı hayatıyla ve emarelerle ispat etmiştir.”[21]
Bediüzzaman Hazretleri, 1950 sonrasında hükümet süren Demokratlara ara sıra bazı mühim ikazlarda bulunmuştur. Onlardan birinde Kur’ân ve İslâmiyet zararına olacak mühim tehlikelere dikkatlerini çekiyor ve şöyle diyordu:
“Demokratlara büyük bir hakikati ihtar:
Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan yüzde otuz kırk adama zarar verebilir.
İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dairesinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi namında bir komite. Bu da yüzde on yirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hristiyanlara benzemek ve bir nevi Protluk (Protestanlık) mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde belki binde birisini, Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.
Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur’ân hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu. Gördük ki:
Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muarızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini takib edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Madem o cereyanın yüzde ancak birisini belki binden birisini Purutlar ve Hristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünki İngiliz iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâm’dan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez.
Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset namıyla üçüncü cereyana yardım etse de; madem o Demokrat Partisi, meslek itibariyle öteki iki cereyan-ı azîmenin durmasında ve def’etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir faidesi dokunabilir.
Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’ân menfaatına kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli, baştaki iki cereyana siyasetlerince muârız oldukları için; onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz. Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden ikaz edip “Aman çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız” ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur’âniye’ye dayanmak ve bütün Âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakiki dost yapmak, iman ve İslâmiyet’le olabilir.
Biz bütün Nurcular ve Kur’ân hizmetkârları, onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyet’e hizmette muvaffakıyetlerine dua ediyoruz. Hem de rica ediyoruz ki: Bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi Âlem-i İslâm’da pek büyük faidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nur’u, müsaderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine taraftar etsinler ve selâmeti bulsunlar.
Said Nursî”[22]
Üçüncü Said’in Anlamı
Burada şunu da belirtmek faydalı olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin 1949 Afyon Hapsi’nde haber verdiği, Eski Said, Yeni Said’den sonra, “üçüncü bir Said’in tezahüre başlaması”nın, Üstad’ın ellili yıllardaki kısmî rahatlama devrindeki siyasî duruşuyla bir alâkası yoktur. Zira Üçüncü Said’le değil siyasete yaklaşmak, aksine Yeni Said’in de ötesinde dünya işlerinden tamamen uzaklaşmak mânâsında bir hâlet-i ruhiyeyi Üçüncü Said’le yaşamaya başlamıştı. Hazret-i Üstad, kendisinde başlayan bu hâlet-i ruhiyeyi şöyle anlatıyor:
“Aziz, sıddık kardeşlerim!
İki-üç defadır ehemmiyetli bir halet-i ruhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul’da beni Yuşa Dağı’na çıkarıp İstanbul’un, Dârü’l- Hikmet’in cazibedar hayat-ı ictimaiyesini bıraktırıp hattâ İstanbul’da bulunan Nur’un birinci şâkirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman’ı dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almağa müsaade etmeyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acib inkılabat-ı ruhînin bir misli, şimdi mukaddematı bende başlamış. Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya (dünyayı terk eden) olarak zuhuruna (görünmesine) bir işaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman şâkirdleri benim vazifelerimi yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zâten Nur’un her bir câmi’ cüz’ü ve sarsılmayan hâlis şâkirdlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.
Said Nursî”[23]
Görüldüğü gibi, Risale-i Nur Külliyatı’nda yalnız bir defa geçen “Üçüncü Said” tabirini Hazret-i Üstad, değil siyasete yaklaşmak veya karışmak mânâsında, aksine bütün bütün dünyadan el etek çekmek olarak açıklamıştır. Bunun zıddına yapılan yorumlar, tamamen şahsî, indî yorumlardan ibarettir.
Dini Siyasete Alet Ediyor İthamına Cevabı
Dördüncü madde: Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelen tarikatçılık; birşey bulamadılar. Sonra “cemiyetçilik”, sonra “siyasetçilik ve inkılâba muhalif hareket ve muhalif komitecilik ve izinsiz neşriyatçılık” gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalıştıkları halde, bunların hiçbirinde tutunacak bir emare bulamadıklarından, en nihayet bir madde-i kanuniyenin, kuyud-u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zahirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabul etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bu bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabul etmez ve zerre miktar insafı olan, “bu iftiradır” diyecek. O nokta şudur:
“Said-i Kürdî dini siyasete alet ediyor” tabiridir. Bu tabirde, ithamı çürütecek, on beş-yirmi delilden ziyade ve beş-on kadarı müdafaatımda zaptınıza geçirilenlerden birisi şudur ki: Yüzler şâhidin şehadetiyle ispat etmeye hazır olduğum, şu beyan edeceğim halim, o ithamı esasıyla çürütüyor. Şöyle ki:
Dokuz sene oturduğum Barla Köyü halkının müşahedesiyle ve dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’daki dostlarımın şehadetiyle ve beni yakından tanıyan dostlarımın işhadıyla, on üç senedir ki, siyaset lisanı olan hiçbir gazeteyi ne okudum ve ne dinledim ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, şahsımla alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevk eden vâkıalardan bahseden gazeteleri okumak arzusu bulunmadı ve okumadım. Ve okutmadığımla beraber, yüz risale içinde on, on beş maddeden başka bütün mesaili, âhiretime ve imanıma ve hakikate müteveccih olduğu hükûmetin tetkikat-ı amîkasıyla tezahür eden Risale-i Nur, sekiz dokuz sene evvel hükümetçe kanun-u medenî kabul edilmeden ve medar-ı tenkid bulunan o on, on beş maddeyi yasak edecek kanunlar çıkmadan evvel yazıldığı halde, “Said Risale-i Nur ile dini siyasete âlet ediyor; yani kâinatta en yüksek ve mukaddes tanıdığı bir hakikat-i kudsiye olan din-i hakkı ve iman-ı tahkikîyi, siyasete, yani ihtilâlkârâne, en tehlikeli ve en günahlı ve çok hukukun zayâına sebebiyet veren akîm, süflî bir maksada âlet etmiş” denilir mi? Böyle diyenler, ne kadar daire-i akıl ve insaf ve vicdandan uzak düştükleri ve uzak hükmettikleri anlaşılmaz mı? Elbette, bu yüksek mahkeme-i adalet, böyle asılsız bu evham ve isnadatları ref edip, hakkımızda ihkak-ı hak edecektir. Gerçi, kanunları bilmemek eksere göre bir mâzeret teşkil etmez. Fakat haksız olarak, ücra bir köyde, tarassut altında, yabancı bir yerde, şiddetle dünyadan küstürüp, nefiyle ikamet ettirip, mütemadiyen tarassut ile tâciz edilen bir adamın kanunları bilmemesi, elbette ehl-i insafın nazarında bir özür teşkil eder.
İşte, ben o adamım. Ve beni yanlış bir vehim ile muahaze ettikleri mevadd-ı kanuniyenin hiçbirini bilmezdim. Hattâ yeni hurufla imzamı atamazdım. Bazen hizmetçimden başka, on günde bir adamla görüşemezdim. Herkes bana muavenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarım yok. Bütün hayatımda “en menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu” düsturu olduğundan, bütün müdafaatımda hak ve hakikat ve sıdk ve doğruluk esasını takip ettim. Bu hakikate binaen, müdafaatımda veyahut bazen nadiren bir-iki risalemde, zaman-ı hâzırın kanunlarına ve resmî merasimlerine tevâfuk etmeyen ifâdâtıma nazar-ı müsamaha ile bakmak adaletin muktezeyat ve icabatındandır.
Benim müdafaatımda mücmel kalan noktalar, iddianameye karşı yazdığım itiraznamemde vardır ve itiraznamemde mücmel kalan noktalar, müdafaatımda izahatı vardır; birbirini tekmil eder. Yüz altmış üçüncü madde-i kanuniyenin tazammun ettiği mânen kuyud-u ihtiraziye (koruma tedbirleri) ile beraber, vâzı-ı kanunun irade ettiği maksat, âsâyişin ihlâline medar olmamak olduğuna binaen, ihlâl-i âsâyişe işaret ve delâlet edecek hiçbir emare ve tereşşuhat, benim ve risalelerim yüzünde görülmediği ve zaptınıza geçen müdafaatımda yirmi defa kat’î bir sûrette bu maddenin mes’elemizle alâkası olmadığını ve kat’iyen cezayı müstelzim bir cihet bulunmadığını ispat ettiğim halde, her nasılsa, bidayetteki evhamın tesiratıyla, o madde-i kanuniye ile bizi muahaze etmek için mezkûr maddeyi ileri sürmek, hiçbir vecihle şân-ı adalete yakışmayacağından, beraatimi talep eyleyerek, en son sözüm: حَسْبُناَ اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ dir”[24]
[1]. el-Hâkim, el-Müstedrek, 4 : 522
[2]. İhyâ-i Ulûmiddîn c.1 s.40
[3]. Mektûbât s.412
[4]. Mektûbât s.412
[5]. Mektûbât s.460
[6]. Mektûbât s.37
[7]. Emirdağ Lâhikası-1 s.121
[8]. Emirdağ Lâhikası-2 s.219
[9]. Mektûbât s.95
[10]. Mektûbât s.414
[11]. Emirdağ Lâhikası s.186
[12]. Emirdağ Lâhikası-1 s.8
[13]. Emirdağ Lâhikası-1 s.36
[14]. Sikke-i Tasdîk-i Gaybî s.190
[15]. Kastamonu Lahikası s.79
[16]. Mektûbat 16. Mektub
[17]. Mektûbat s.415
[18]. Emirdağ Lâhikası-1 s.36
[19]. Mektûbat s.37
[20]. Mektûbat 16. Mektub
[21]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 36
[22]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 208
[23]. Osmanlıca Şuâlar, s. 552
[24]. Osmanlıca Tevâfuklu 27. Lem’a- Eskişehir Müdafaanamesi, s. 114
