Asrın Vazifelisi Olması

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN MÜCEDDİDLİĞİ

Günümüzde İslam Dünyası'nın pek çok yerinden, pek çok İslam âlimleri, Üstad Bediüzzaman'ın müceddidliğini kabul ve iddia etmektedir. Fakat bütün İslam âlimlerinin kabul etmesini beklemek doğru bir tavır olmaz. Çünkü Hz. Üstad'ın eserlerini okumayan bir âlimin böyle bir kanaate varmaması veya bu konuda bir söz söylememesi gayet normaldir. Üstelik günümüzde Bediüzzaman Hazretleri'nin eserleri olması gereken bollukta İslam Dünyası'na yayılmış da değildir. Hâlâ Hz. Üstad'ın eserlerini ve fikirlerini hakkıyla bilmeyen kimseler büyük çoğunluğu oluşturmaktadır.

Tarih boyunca hiç bir müceddid bütün alimlerce müştereken kabul edilmiş de değildir. Bazı isimlerin mücedid olarak meşhur olması ise ümmetin ve alimlerin nezdinde genel kabul görmesidir. Hz. Üstad'ın müceddidliği de alem-i İslam'da genel kabul görmüştür.

Ayrıca müceddid'in herkes tarafından anlaşılması dînî bir vecibe ve zorunluluk da değildir. Fakat onu tanıyan ve istifade eden müminler, Allah'ın onu vazifelendirmekle murad ettiği hayır ve nurlardan faydalanmak nimetine kavuşmuş olurlar. Şuur sahibi bir Müslüman'ın müceddidi tanımaya ve ondan faydalanmaya karşı içinde ciddi bir arzu duyması gerekir. Madem Allahu Teala, Peygamberi'nin (asm) diliyle her asırda ümmet için bir mücedddid göndereceğini vaat etmiş. Bu vaade karşı lakayd kalmak akıl kârı değildir.

Üstad'ın müceddid oluşunun delilleri, Hayrat Neşriyat tarafından neşredilen Risale-i Nur'un Mahiyeti adlı kitapta şu şekilde geçmektedir. 

20. Yüzyıl ve Tecdid

19. yüzyıldan itibaren İslâm toplumlarında tesirini hissettiren materyalist Batı felsefesi, 20. yüzyılda daha da yaygın bir hal aldı. Batı felsefesinin yaygınlaşması ve İslâm aleyhtarı propagandalar neticesinde, halkın İslâm’a bağlılığında gevşemeler, zihinlerde şüpheler ortaya çıktı. Ahlâk bozuldu, İslâm aleyhinde fikirler arttı, halk İslâm’ı yaşamaktan uzaklaştı. Hatta Müslüman olmak gericilik görülmeye ve utanılacak bir durum haline gelmeye başladı. Bütünüyle değilse de kısmen İslâmi değerlere itimadı olmayan, hatta düşman, dinsiz nesiller de ortaya çıktı.

Üstad Bedîüzzaman, 20. yüzyılda İslâm toplumlarını etkileyen materyalist Batı zihniyetinin sebep olduğu fısk, bid’at ve küfürle mücadelesindeki başarısıyla, bu asrın müceddidi olduğunu isbat etmiş bir şahsiyettir.

Kanaatimizce Üstadın müceddidliğine delil olabilecek 6 madde vardır. Onlar da kısaca şunlardır:

1. İman Hizmeti: Kelam âlimleri “Her insanın imânını tahkikî hale getirmesi farzdır. Taklidî imân sahihse de, imânını tahkikî hale getirmeyen günahkâr olur” diyerek, imâni konular üzerinde durmanın ehemmiyetine işaret etmişlerdir. Bilhassa dinsizliğin bilimden, fenden kaynaklandığı ve bütün dünyaya yayıldığı bu zamanda, imânî mevzular üzerinde durmak daha büyük bir ehemmiyet arzetmektedir. Risâle-i Nur imânî konuları çürütülemeyecek kadar güçlü delillerle ortaya koymuş, müminlerin imânını kuvvetlendirirken, dinsizleri de susturmuştur. Bu hal Üstadın bu asrın müceddidi olduğunun en büyük delilidir.

2. İrşad: Dünya menfaatlerinin ve lezzetlerinin ön plana çıkarıldığı, ahiretin umursanmadığı, mümin insanların bile günahlarda tiryaki olabildiği bir zamanda yaşıyoruz. Risâle-i Nur böyle bir ortamda, gayr-ı meşru haram lezzetlerde daha dünyada iken cehennem elemlerinin, imân hakikatlerinde ve İslâm’ı yaşamakta ise, cennet lezzetlerine benzer lezzetlerin var olduğunu isbat ederek, pek çok insanı irşad etmiş, günahlardan kurtarmıştır. Günümüzde irşad faaliyeti yapan pek çok şahıs ve gruplar olmakla beraber, Risâle-i Nur’un tesir itibariyle daha kuvvetli ve geniş çapta olduğu görülmektedir.

3. İslâm’a Hücumlar ve Cevabları: 19. yüzyıl sonlarından günümüze gelinceye kadar İslâm düşmanları tarafından daima gündeme getirilen İslâm’ı tenkide yönelik bazı konular vardır. Tesettür, taaddüd-ü zevcat, kadınlara mirastan yarım hisse verilmesi, peygamberimizin çok evliliği, mirac, şeytanların yaratılması gibi konular bunlardan sadece birkaçı. Üstad Bedîüzzaman bu ve benzeri konulara mukni izahlar getirerek İslâm düşmanlarını susturmuş, İslâm’ı en güzel şekilde müdafaa etmiştir.

4. Her Tabakaya Hitab: Üstad risâleleri te’lif ederken yediden yetmişe herkese hitap etmiştir. Ezcümle:

a. Çocuklar için Üstad, “Onlar Risâle-i Nur’un fıtri talebesidir” der.

b. Gençler için ‘Gençlik Rehberi’,

c. Hanımlar için ‘Hanımlar Rehberi’

d. İhtiyarlar için ‘İhtiyarlar Risâlesi’

e. Hastalar için ‘Hastalar Risâlesi’ te’lif edilmiştir.

5. Toplum Hayatındaki Guruplar: Üstad Bedîüzzaman hayat-ı ictimaiyedeki pek çok mesele ve guruplar hakkında İslâmî hükmü, doyurucu ve ikna edici bir üslupla ortaya koymuştur. Bu guruplar: tarikat, siyaset, şiilik, mezhebsizlik, vehhabilik, milliyetçilik, materyalizm – pozitivizm, kapitalizm – sosyalizm, ahir zaman fitneleri, ehl-i bid’a gibi gruplardır. Ayrıca tarihi, akli delillerin yanı sıra, Tevrat ve İncil’den delillerle Ehl-i Kitab’a Peygamberimizin risâletini isbat edecek risâleler telif etmiş, Batı medeniyeti ile İslâm medeniyeti arasındaki farkları ortaya koyarak, İslâm medeniyetinin üstünlüğünü de ispat etmiştir.

6. Üstadın Şahsiyeti: Üstadın müceddidliğine bir delil de, onun herkes tarafından kabul edilen ilmî kişiliği ve İslâmî yaşantısıdır. O İslâmî bütün ilimlerde otorite idi. Hayatını zühd ve takvâ üzere yaşamış; İslâm’ı yaşama ve yaşatma yönünde hareketli, cesur, çileli, işkence dolu, tavizsiz bir hayat sürmüştür.

Hülâsa; altı maddede sıraladığımız özellikler, ki bunlara da­ha başka maddeler de eklenebilir- kanaatimizce Üstad Bedî­üzzaman’ın bu asrın müceddidi olduğunu göstermektedir. (İslam âlimlerinin genel kabulünü de yedinci olarak sayabiliriz.)

Üstad Bedîüzzaman Risâle-i Nur’un bu asrın müceddidi olduğunu yazdığı risâlelerde açıkça ifade eder. Onlardan bazıları şöyledir:

“Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sadıkada gördüm ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.’ Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât bana âmirane diyor ki: ‘İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan et.’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.” (Mektubat)

“Aziz, Sâdık ve Muhterem Hoca Haşmet Efendi,

Sizin müceddid hakkındaki mektubunuzu hayretle okuduk, Üstadımıza söyledik. Üstadımız diyor ki: ‘Evet, bu zamanda hem îman ve din, hem hayât-ı içtimaiye ve şeriat, hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakâik-i îmaniyeyi muhafaza noktasındaki tecdid, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve hayat-ı içtimaiye ve siyasiye daireleri, ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor. Rivayet-i Hadîsiyede tecdid-i din hakkındaki ziyade ehemmiyet ise, îmanî hakâikdeki tecdid îtibariyledir. Fakat efkâr-ı âmmede ve hayat-perest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye ve siyaset-i dîniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile o nokta-i nazardan bakıyorlar, mâna veriyorlar.

Hem bu üç vezaif birden bir şahısta veyahut bir cemaatte, bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi, pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Âl-i Beyt-i Nebevî’nin cemaat-i nûraniyesini temsil eden Mehdî’de ve cemaatindeki şahs-ı mânevîde ancak içtimâ edebilir. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâletü’n-Nur’un hakikî şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsine hakâik-i îmaniyenin muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmıştır. Yirmi senedenberi o vazife-i kudsiyede te’sirli ve fâtihâne neşriyatıyla gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukabele edip yüz binler ehl-i îmanın îmanlarını kurtardığını kırk bin adam şehadet eder. Amma benim gibi âciz ve zaif bir bîçârenin böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklenmek tarzında bîçâre şahsımı medar-ı nazar etmemeli’ diyor ve size selâm ediyor. Biz de zât-ı âlinize ve oradaki Risâletü’n-Nur ile alâkadar olanlara selâm ediyoruz. Risâle-i Nur şâkirdlerinden Emin, Feyzi.” (Kastamonu Lahikası)
[1]

 

ÖNCEKİ ASIRDAN GELEN MÜBAREK CÜBBE

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Kastamonu’da kaldığı yıllarda, aziz Üstad’ın asrın vazifeli imamı ve müceddidi olduğunu gösteren çok acîb ve lâtif bir hâdise vuku buldu. Önceki asrın müceddidi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin hediye olarak gönderdiği cübbe ve sarığı, Bediüzzaman Hazretleri’ne hârika bir sûrette ulaştırıldı. Hazret-i Üstad, “Risale-i Nur Şâkirdleri’nden ve âhiret hemşiremizden Asiye namında bir hanım eliyle o mübârek emaneti aldım” diye ifâde ettiği bu hâdiseyi hamd ü senâlar ederek şöyle anlatır:

“Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı; saniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk’a yüzbinler şükrediyorum.”[2]    

Kastamonu Hapishanesi müdürünün eşi olan Asiye Hanım, aslen Afyon’lu olup dedesi Küçük Âşık lakabıyla bilinen Mehmed Efendi, önceki asrın müceddidi, büyük Nakşî şeyhi Mevlâna Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’nin talebelerinden idi. Küçük yaşta Şam’a giderek hizmetine girmiş, uzun süre kendisinden ders almıştı. Nihayet memleketine döneceği zaman Mevlâna Hâlid Hazretleri sırtındaki cübbesini çıkararak kendisine giydirmiş ve öyle yollamıştı. Kendisindeki bu mübarek emanet, onun vefatından sonra önce evlatlarına ve daha sonra torunu Asiye Hanım’a intikal etmiş, o da yıllarca bu mübarek hatırayı gözü gibi korumuştu. Bediüzzaman Hazretleri’nin Kastamonu’ya gelişinden sonra Asiye Hanım onun bu cübbeye liyakatini fark ederek Hazret-i Üstad’a göndermişti. Hâlbuki o güne kadar Üstad kimsenin hediyesini asla kabul etmezken bu mübarek hediyeyi hiç itiraz etmeden kabullendi. Çünkü yukarıdaki mektubunda ifade ettiği gibi, gördüğü bazı mânevî işaretlerle, Mevlâna Hâlid Bağdadî Hazretleri’nin bu cübbesini kendisine giydirmek için gönderdiğine kanaat sahibi olmuştu. Bu sebeble bu mübarek hediyeyi yüzbinler şükrederek kabul etmiştir.

Anlaşılan o ki, önceki asrın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri’nin icâzet alameti olan bir cübbeyi yaşının küçüklüğü sebebi ile giymeyeceğini Allah’ın izni ile yüz sene evvelinden görmüş ve ona olan şefkatini yüz senelik bir mesafeden cübbesini göndermekle göstermiştir. Yaşanan bu pek garib hâdise ise, Hazret-i Üstad’ın şu sözlerini hatırlatıyordu:

Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni’ teşkil etmez. Biri şarkta, biri garbda, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler.[3]

Sonraki yıllarda Bediüzzaman Hazretleri bu cübbe ile namaz kılardı. Hatta Denizli Hapsi’ne alındıkları sene bu cübbe de beraberindeydi ve diğer koğuşlarda bulunan talebelerine giydirmek için şu mektubla beraber göndermişti:

Aziz Sıddık Kardeşlerim! Risale-i Nur Şâkirdleriyle çok alâkadar Hazret-i Mevlânâ Hâlid’in cübbesini; kardeşlerimizden sebat ve sadakatını muhafaza etmek şartıyla, hem Mevlânâ Hâlid’in hem Risale-i Nur’un dâimî talebesi olur niyetiyle giymeli. Hem başka koğuşlardaki kardeşlerimize de verebilirsiniz. Fakat ben o cübbe ile namaz kıldığım için, mezhebimizce, şiddetli temizlik şart olduğundan, yaş yere konulmasın veya yaş eller yapışmasın.[4]


[1] https://risale.online/soru-cevap/bediuzzaman-ve-muceddidlik

[2]. Osmanlıca Kastamonu Lâhikası, s. 121

[3]. Osmanlıca Mektubat, s. 122

[4]. Osmanlıca Şuâlar, s. 417

Diğer Yazılarımız

Hazırlamış olduğumuz diğer içeriklere de göz atın.

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

KASTAMONU TALEBELERİ

KASTAMONU TALEBELERİBediüzzaman Hazretleri, Kastamonu’da bulunduğu yedi buçuk sene zarfında her türlü baskı ve engellemelere rağmen, Mehmed Feyzi, Çaycı Emin, Hilmi,

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

NUR POSTACILARI

NUR POSTACILARIRisale-i Nur’un hizmet tarihi pek çok çile ve kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Her türlü baskı ve tehdide, hapis ve zulme