Bediüzzaman ve Tevafuklu Kur’ân

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ VE TEVÂFUKLU KUR’ÂN’NIN YAZILMASI

Tevâfukun Anlam ve Önemi

Tevâfuk, birbirine denk gelmek, birbiriyle uygun vaziyet almak demektir. Hususan tesadüfe verilme ihtimali olmayan ve arkasında ilâhî bir kasıt ve iradenin varlığı hissedilen “denk gelmelere” tevâfuk denir. Kur’ân’daki tevâfuklar ise, Kur’ân’da bulunan toplam 2806 adet “Allah” lafzının pek az müstesnalar hariç alt alta, bazen de karşı karşıya veya sırt sırta gelmesidir. Kur’ân’ın 604 sayfasının çoğunda “Allah” lafzı üç, beş, sekiz, on, tâ on altı aded gibi çok miktarlarda bulunmaktadır. Bunun yanında 846 aded Rab ve 69 aded Kur’ân kelimelerinin de tamamı tevâfuka girmektedir. Ayrıca, her sayfada bulunan ve aynı kökten gelen emsal kelimeler de alt alta gelerek tevâfuk etmektedir.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’daki Tevâfukları Keşfi

Bediüzzaman Hazretleri yazdığı risalelerle, iman hakikatlerini kuvvetli delillerle ispat ediyor, Kur’ân’a yapılan şiddetli hücumları defediyordu. Gençliğinde ahdettiği gibi, Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş olduğunu dünyaya ispat etmek için hakiki üstad olan Kur’ân’a yöneliyor, ondan aldığı nurları etrafa neşrediyordu.

Bu hararetli faaliyete devam ederken, Isparta’ya gelişinin beşinci senesi olan 1932 yılında,[1] Kur’ân’ın yazısında bulunan bir harikası kendisine gösterildi. Meşhur hattat Kayışzâde Hâfız Osman hattıyla yazılan kendi Kur’ân’ını okurken, Allah lafızlarının alt alta güzel diziler halinde birbirine tevâfuk ettiklerini, yani muntazaman denk geldiklerini gördü.  Dikkatle bu Mushafı baştan sona inceledi. Altı yüz dört sayfa olan Kur’ân’ın hemen her sayfasında bu tevâfuklar çoklukla bulunuyordu. Bunun bir tesadüf eseri, ya da yazan kâtiblerin işi olmadığını, bilakis Kur’ân’ın kendine ait bir meziyet olduğunu anladı. Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunun gözle görülen açık bir delilinin bu şekilde ortaya çıktığına kanaat ederek bu kanaatini şöyle açıkladı:

“Bu Hâfız Osman hattıyla yazılan aynı Kur’ân’ı tedkik ettik. Başta lafzullah (Allah lafzı) olarak gâyet manidar tevâfukat-ı gaybiyeyi (gaybden gelen tevâfukları) gördük. Ben kendi Kur’ân’ımda o tevâfukata (tevâfuklara) birer birer işaret koydum. Dikkat ettik ki satırlar ve âyetler ortasındaki fâsılalar (aralıklar) intizamsız olduğu için tevâfukat kısmen bozulmuş. Onunla beraber bize kanaat geldi ki tevâfuk matlubdur (istenmektedir).”[2]

 

Üstad’ın bu tevâfukları keşfettiği Hâfız Osman Mushafı, zaten “bütün sayfalarının âyetle sona ermesi” gibi bir harika ile meşhur idi. Aynı Mushaf’ta Allah lafızlarında böyle bir harikanın da mevcut olduğunu gören Üstad, bu tevâfukların göze görünür hale gelmesini arzu etti ve niyetini talebelerine hitaben şöyle açıkladı:

“Sayfa ve satırları değiştirmemekle beraber, tekellüfsüz (zorlama yapmadan) o tevâfukat-ı matlube (istenen tevâfuklar) bir derece gösterilebilir. …Mushafı üç nevi mürekkeble; lâfzullah kırmızı, sâir tevâfukât başka renkli mürekkeble, âyetleri siyah yazdırmak emelindeyim.”[3]

Hazret-i Üstad’ın Kur’ân’ı sayfa ve satır düzenini değiştirilmeden yazdırmak istemesinin sebebi, Hâfız Osman Mushafı’ndaki sayfa düzeninin Kur’ân’ın Levh-i Mahfuz’daki aslî sayfa düzeni olduğunu düşünmesinden ileri geliyordu. Tevâfukların bu mushafta görünmesinin sırrı da burada yatıyordu.

Bediüzzaman Hazretlerinin Tevâfuklu Kur’ân’ı Yazdırmaktaki Gayesi

Hazret-i Üstad’ın Tevâfuklu Kur’ân’ı yazdırmaktaki en mühim maksadı, Kur’ân’ın gözlere hitab eden bir mucizesini ortaya çıkarmak ve mâneviyattan uzaklaşmış bu asrın insanlarına gözleri ile görebilecekleri bir Kur’ân mucizesini göstermekti. Bu vesileyle Kur’ân’ın Allah kelamı oluşu hakkında, din düşmanlarınca halkın arasında yayılan şüpheleri giderecek maddî bir harikayı da gözler önüne sermekti.

Başka bir maksad ise, Kur’ân’ın bütün insan gruplarına bakan ayrı birer mucizesi veya mucizeliğini hissettiren bir harikası bulunduğunu göstermekti. Üstad’ın gözlü tabaka dediği, mânâyı anlamayan avam tabakasının da Kur’ân’ın mucizelerinden bir nasibleri olmalıydı. İşte o nasib ise Kur’ân yazısında ortaya çıkan tevâfuk harikasıdır. Bu harika, yalnız avamın değil, işitme engelli olanların da hususî bir nasibidir. Onlar da işitemedikleri Kur’ân’ın bir harikasını bu sûretle gözleriyle görebileceklerdi. Hatta ‘görmediğime inanmam’ diyen, ya da inanmakta zorluk çeken bu asrın maddeci insanlarının dahi bu mucizeden bir nasibleri vardı. Onlar da artık aradıkları gibi gözle görünür bir harikayı Kur’ân’da görebileceklerdi.

Bu nükteyi Hazret-i Üstad şöyle izah etmektedir:

“Kırk muhtelif tabakâta ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur’ân-ı Hakîm mucizeliğini gösterir veya hissettirir. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hatta yalnız gözü bulunan, kulaksız (işitmeyen), kalbsiz (maddeci), ilimsiz (câhil) tabakasına karşı da, Kur’ân’ın bir nevi alâmet-i i’câzı vardır. Şöyle ki: Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor.”[8]

Üstad’ın Tevâfuklu Kur’ân’ı yazdırmaktan diğer bir maksadı da unutturulmaya çalışılan Kur’ân yazısına insanların nazarlarını çevirmek ve Kur’ân hattına yeni bir şevk uyandırmaktı. Bu maksadını şöyle ifade eder:

“(Bu Kur’ân’ı yazdırmaktaki maksadım) Hutût-u Kur’âniye’nin (Kur’ân yazılarının) muhafazasına hizmettir. Çünkü gördüm ki, Sözler’de (risalelerde) tevâfukatın zuhuru (görünmesi), fütura düşen (usanan) müstensihlerin (risaleleri yazanların) şevkini yeniledi. Gayrete geldiler. Yeni bir heves uyandı. Kendine yazanlar tekrar yazmaya başladı. Hem yüzler adamların Sözler’e ve dolayısıyla Kur’ân hakikatlerine karşı imanları kuvvetlendi. Hatta bir kısım dinsizler dahi o tevâfukatı görüp inkâr edemedikleri için ikrâra mecbur oldular. Hatta bunlardan birisi demiş: ‘Bunları ikrâr etmem fakat inkâr da edemem. Çünkü gözümle görüyorum’ demiş.”[9]

Bediüzzaman Hazretleri yazmış olduğu risalelerle, Kur’ân’a -manalarından yazılarındaki tevâfuk harikasına kadar- bütün yönleriyle hizmet ederken bir endişeyi de taşıyordu. O da tamamen Kur’ân’dan gelen ve Kur’ân’a hizmet eden Risale-i Nurlar’ın bazı ard niyetli ya da câhil insanlarca Kur’ân’la kıyaslanmaya kalkışılması idi. Bütün şerefi Kur’ân’ın bir tefsiri olmasından kaynaklanan Risale-i Nur’un bu yolla çürütülmeye çalışılmasından endişe ediyordu. Bu sebebe binaen Kur’ân’ın tevâfuk harikasını ortaya çıkarmak için yazdığı Rumûzât-ı Semâniye Risalesi’nde bu mevzuya temas izahlarda bulunmaktadır.

Talebelerden Kur’ân Yazma Talebi ve Takib Edilecek Usül

Kayışzade Hâfız Osman’ın vefatından yaklaşık kırk yıl sonra, 1932’ye gelindiğinde Bedîüzzaman Hazretleri onun yazdığı Mushaf’taki gizli kalmış tevâfukları gördü ve bunları ortaya çıkarmaya karar verdi. Daha sonra bir istişare tarzında talebelerinden Tevâfuklu Kur’ân’ı yazmaları için çalışmaya başlamalarını istedi ve şöyle dedi:

“Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın iki yüz aksam-ı i’caziyesinden (mûcizelik kısımlarından) nakşî (yazısındaki) bir kısmını gösterecek bir tarzda, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı, Hâfız Osman hattıyla tayin eden ve Âyet-i Müdayene mikyas (ölçü) tutulan sahifeleri ve sûre-i İhlas vâhid-i kıyas tutulan satırları muhafaza etmekle beraber, o nakş-ı i’cazı (yazıdaki mûcizeyi) gösterecek tarzında bir Kur’ân yazmaya dair mühim bir niyetimi; hizmet-i Kur’ân’daki arkadaşlarımın nazarlarına arz edip meşveret etmek ve onların fikirlerini istimzac etmek (fikirlerini almak) ve beni ikaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara müracaat ediyorum.”[10]

“Şu mes’ele-i mühimme benim gibi müşevveş, perişan, hastalıklı, kalemsiz, yarım ümmî bir adamın işi olamaz. Benim kahraman arkadaşlarım ve hizmet-i Kur’ân’da azimkâr kardeşlerim bana nurânî kalemleriyle ve münevver kalbleriyle yardım etmeli ve fikirlerini de bu husus hakkında bildirmeli.”[11]

Yine aynı mevzuda şöyle der:

“Ey ihvan (kardeşler)! Madem Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle bizi Kur’ân-ı Hakîm’e hizmetkâr kabul ettiğini gösterir bir tarzda bizi muvaffak ediyor. Biz de merhametine ve inâyet ve tevfikine istinad edip o merkez-i nuranînin etrafında mütesanid (omuz omuza) bir daire-i muhîta olmaya çalışmalıyız. Ve hatt-ı Kur’ân’ın ref’ine (Kur’ân yazısını kaldırmaya) çalışanları susturmalıyız. Ve Kur’ân’ı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalıyız.  

Evvela: Her birimiz evladı varsa lâekal bir veledini, yoksa müsteid (kabiliyetli) başka bir çocuğa Kur’ân’ı öğretmeliyiz. Kendi öğretmese de öğretmek için himaye ve teşvik vasıtasıyla birisini yetiştirmeliyiz.

Saniyen: Kardeşlerimizde Arabî hattı (Kur’ân yazısı) varsa -çok güzel olmak şart değil- tayin ettiğimiz tarzda bir iki cüz’ü yazmaya gayret etmek, Arabî hattı olmayanlar onlara, yani o yazanlara ciddi muavenet (yardım) etmek lazım gelir.

Salisen: Bize fikirleriyle, kalemleriyle yardım etsinler. Buldukları mezaya-yı Kur’âniye’yi (Kur’ân’ın tevâfuka dair meziyetlerini) bize bildirsinler. Çünkü umum ihvan (kardeşler) namına bu mühim mes’ele ortaya konuluyor. Bir iki şahsın haddi değil bunu çevirebilsin.”[12]

Hazret-i Üstad’ın bu teklifine, Kur’ân yazabilecek, nesih hattına âşina olan Şamlı Hâfız Tevfîk, Hoca Sabri, Hâfız Ali, Hâfız Hâlid, Muallim Galip, Hâfız Zühdü, Hakkı Efendi ve Ahmed Hüsrev Efendi gibi talebeler memnuniyetle iştirak ettiler ve Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılmasına namzed oldular. Bediüzzaman Hazretleri, çoğu hattat, hâfız veya hoca olan on talebesine Kur’ân’daki tevâfukatı gösterir tarzda yazmaları için üçer cüz verdi. Hepsi de büyük bir şevk ile cüzlerini yazmaya başladılar.



[1]Hicrî 1351

[2]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 7

[3]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 16

[4]Osmanlıca Zülfikar, s. 308

[5]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 13

[6]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 13

[7]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 16

[8]Osmanlıca Rumûzât-ı Semâniye, s. 20

Diğer Yazılarımız

Hazırlamış olduğumuz diğer içeriklere de göz atın.

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

KASTAMONU TALEBELERİ

KASTAMONU TALEBELERİBediüzzaman Hazretleri, Kastamonu’da bulunduğu yedi buçuk sene zarfında her türlü baskı ve engellemelere rağmen, Mehmed Feyzi, Çaycı Emin, Hilmi,

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

NUR POSTACILARI

NUR POSTACILARIRisale-i Nur’un hizmet tarihi pek çok çile ve kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Her türlü baskı ve tehdide, hapis ve zulme