Asrın Vazifelisi Olması

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ NASIL GEÇİNİYORDU?

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatında dikkat çeken harika ve benzersiz hususiyetlerden biri de herhangi bir geliri olmadığı, hediye ve yardımları kabul etmediği halde, kimseye muhtaç olmadan huzurlu bir hayat sürmesidir. Hediye kabul etmemesinin sebepleri hakkındaki beyanlarından bazıları:

“Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr (mal toplama vasıtası) etmekle itham ediyorlar. ‘İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet (geçim vasıtası) yapıyorlar’ deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzib (yalanlamak) lâzımdır.”[1]

“Tevekkül, kanaat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip (mal alıp) o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelal’e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakıyye-i ömrümü (geri kalan ömrümü) de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.”[2]

“Dünyaya tenezzül etmez, tama’ ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua (yapmacık davranmaya) mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise; sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muzdar (çaresiz) kalmış, tama (aç gözlülük) zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.”[3]

Küçüklüğünden itibaren neden bu derece insanların mâlî yardımlarını kabul etmediğinin hikmetini şöyle anlatır:

“Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabilsiz (karşılıksız) kabul etmediğinin ve Kürdistan âdeti, talebelerin tayinatı ahalinin evlerinden verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı halde, Said hiç bir vakit tayin almağa gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î kanaatımla şudur ki:

Âhir ömrümde Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye (şahsi menfaatlere) vesile yapmamak için o makbul âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddetli fakr u zarureti kabul edip elini insanlara açmamak haleti verilmişti ki, Risale-i Nur’un hakiki bir kuvveti olan hakiki ihlas kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i mânevî hissediyordum ki: Gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağlubiyeti, bu ihtiyaçtan gelecektir.”[4]

Hazret-i Üstad’ın kimseden yardım görmeden nasıl geçinebildiği Eskişehir Mahkemesi’nde kendisinden sorulmuş ve Üstad şöyle cevab vermiştir:

“Dokuz sene ikamet ettiğim Barla halkının müşahedesiyle, şiddet-i iktisad berekâtiyle, tam kanaat hazinesiyle. Ekser günlerde her bir gün yüz para (2,5 kuruş) ile, bazı daha az bir masrafla yaşadığımı benimle temas eden dostlarım bilirler. Hatta yedi sene zarfında; elbise, pabuç gibi şeylere yedi banknot ile idare ettim.

Hem elinizde bulunan tarihçe-i hayatımın şehadetiyle, bütün hayatımda halkların hediye ve sadakalarından istinkâf edip (çekinip), en sadık dostlarımın hatırlarını rencide ederek hediyesini reddetmişim. Eğer mecburiyetle hediye almış isem, mukabilini vermek şartiyle aldığımı, bana hizmet eden dostlarım bilirler. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de aldığım maaştan çoğunu, o zaman yazdığım kitabların tab’ına sarfettim; az bir kısmını, hacca gitmek için sakladım. İşte o cüz’î para, iktisad ve kanaat berekâtiyle on sene bana kâfi geldi ve yüzsuyumu döktürmedi; daha o mübarek paradan biraz var.”[5]

Fakat kader-i ilâhî, o cüz’î paranın kendisine bereketli bir yoldaş olmasını murad etmiş ki, uzun süre kimseye muhtaç olmadan yaşamıştır. Hatta bu bereketli para otuz seneye yakın devam etmiş ve kalan kısmını ise risalelerin teksiri için sarf etmiştir.

“Dârü’l-Hikmet’te vazife-i ilmiyede iken tayinatım olan, elime verilen ve o zaman tab ettiğim risalelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi-otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyat erzakım bulunan doksan banknot ki, nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı, Medresetüzzehrâ’nın kudsî derslerine medar olmak için Nur’un ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Ali’nin (rh) çalışkan bir vârisi Hâfız Mustafa (rh) ile size gönderdim.”[6]

Bediüzzaman Hazretleri ne ile yaşıyorsun sualinin, şüpheli bir tarzda tekrar tekrar kendisine sorulması üzerine, cevab olarak Allah’ın lütuf ve ihsanlarından mazhar olduğu bazı numuneleri -manevî bir şükür olmak niyetiyle- şöyle anlatır:

İşte birisi: Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifayet edecek, bilmiyorum. Hâşiye[7]

İkincisi: Şu mübarek Ramazan’da, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû’um (yasaklıyım). Mütebâkisi (kalanı), bütün Ramazan’da benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hâne sahibi Abdullah Çavuş’un ihbarı ve şehadetiyle; üç ekmek, bir kıyye (1 kilo 282 gram) pirinç bana kâfi gelmiştir. Hatta o pirinç, on beş gün Ramazan’dan sonra bitmiştir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye (Okka, 1282 gram) tereyağı, -her gün ekmekle beraber yemek şartıyla- kâfi geldi. Hatta Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. ‘Cum’a gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum’ dedi. Ben de dedim: ‘Tevekkelna alallah, kal.’ Sonra hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: ‘Kardeşim, bir parça çay yap.’ O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu safi-kalb adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: ‘Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi.’ O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş. Yirmi-otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sadık bir sıddıkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu (paltoyu), yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket-i iktisad ve rahmet-i ilâhiye bana kâfi geldi. İşte şu numuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i ilâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum.

… Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fasıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: ‘Böyle olur mu?’ dedim. Dediler: ‘Belki bir ihsan-ı ilâhîdir.’ Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübarek hâli bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.”[8]

İşte bu mübarek zatın hayatındaki bu olağanüstü berekete Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri ondan haber veren şiirinde, تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمَحَبَّت۪ي   mısraı ile işaret etmiştir. Yani, “Bana olan sevginle Said -maişetçe mutlu- ve sâdık olarak yaşarsın!”[9]

Şeyh Abdulkadir Geylânî (ks), bu ibaresi ile açıkça Hz. Üstad’ın isminin “Said” olduğunu haber verdiği gibi, O’nun maişet ve geçim yönünden de ‘Saîd’ olacağına yani mesut ve rahat bir hayat süreceğine işaret etmektedir.

Bediüzaman Hazretleri, küçüklüğünden itibaren kimseden zekât ve sadaka kabul etmemiştir. Hatta karşılıksız hediye[10] kabul etmemeyi dahi hayatının en önemli kaidelerinden birisi olarak benimsemiştir. Buna rağmen asla geçim sıkıntısı çekmemiştir. Rızık ve geçim hususunda hiç kimseye minnet etmeden rahat bir hayat sürdüğü ise herkesçe bilinen bir hakikattir.



[1]. Osmanlıca Mektubat, s. 8

[2]. Osmanlıca Mektubat, s. 9

[3]. Osmanlıca Barla Lâhikası, s. 106

[4]. Emirdağ Lâhikası-2, s. 74

[5]. Tarihçe-i Hayat, s. 224

[6]. Emirdağ Lâhikası-1, s. 256

[7]. Hâşiye: Bir sene devam etti.

[8]. Osmanlıca Mektubat, s. 57

[9]. Bkz. Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 8. Lem’a, s. 144

[10] Hz. Üstad’ın hediye kabul etmemesinin altı sebebi için bakınız: Mektubat-1, s. 8 / Osmanlıca nüsha

Diğer Yazılarımız

Hazırlamış olduğumuz diğer içeriklere de göz atın.

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

KASTAMONU TALEBELERİ

KASTAMONU TALEBELERİBediüzzaman Hazretleri, Kastamonu’da bulunduğu yedi buçuk sene zarfında her türlü baskı ve engellemelere rağmen, Mehmed Feyzi, Çaycı Emin, Hilmi,

Bediüzzaman Hazretleri'nin Saff-ı Evvel Talebeleri

NUR POSTACILARI

NUR POSTACILARIRisale-i Nur’un hizmet tarihi pek çok çile ve kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Her türlü baskı ve tehdide, hapis ve zulme