BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ ŞAM’DA
Bediüzzaman Hazretleri, Urfa’dan ayrıldıktan sonra, 1911 yılının kış mevsimine doğru Şam’a ulaşır. Burada, Mevlâna Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’nin türbesinin yakınlarında, Salihiye mahallesinde kalır. Kısa bir zaman sonra Şam ve yöresindeki âlimler, Bediüzzaman Hazretleri’nin geldiğini duyarlar ve gruplar hâlinde kendisini ziyaret etmeye başlarlar.
Bediüzzaman Hazretleri’nin Şam’a gittiği senelerde birçok insan, Müslümanların her alanda mağlup olmasından dolayı büyük ümitsizlik içindeydi. Omanlı’nın sarsıldığı, yer yer isyanların ve kopmaların başladığı o karanlık günlerde, Anadolu’da olduğu gibi Şam’da da halk bir ümit, bir ışık arıyordu. İctimai problemleri ve çıkış yollarını çok iyi bilen Üstad Hazretleri, Şam’da kaldığı yaklaşık beş aylık süre içerisinde, gerek camilerde ve gerekse misafirhanesinde halka dersler vermiş, İslâm’ın eski şevketini kazanması için neler yapılabileceğini anlatıp onları ümitsizlik illetinden kurtarmaya çalışmıştır.
Asrın Hastalıklarını Teşhis Eden “HUTBE-İ ŞÂMİYE”
O zamanlar otuz beş yaşında olan Bediüzzaman Hazretleri, Şam ulemâsının ısrarlı teklifleri üzerine, Şam’ın en büyük camii olan Emevî Camii’nde, içinde yüz âlimin bulunduğu on bin kişiye yakın büyük bir cemaate[1] bir hutbe okur.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bir asır önce okuduğu bu hutbe, muhteviyatı yönünden çok ehemmiyetlidir. Bu Hutbe-i Şamiye; İslâm Âlemi’nin içinde bulunduğu hastalıkların nelerden ibaret olduğunu, felâket ve esarete hangi sebeplerden dolayı mâruz kaldıklarını bildiren, buna karşı kurtuluş çareleri gösteren ve bundan sonra, İslâmiyet’in zemin yüzünde maddî-mânevî en yüksek terakkiyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemal-i haşmetle ortaya çıkacağını ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini ispat eden, müjde veren çok kıymetdâr, bütün Müslümanlara, hatta insanlığa şâmil bir derstir, bir hutbedir.”[2]
Üstad Hazretleri, Âlem-i İslâm’ın maddi ve mânevî yaralarına tiryak olabilecek bu Arabca hutbesine, cemaat içindeki âlimlerin yaşlarına ve ilimlerine hürmeten şöyle başlar:
“Hamd ve salâttan sonra; ey bu Cami-i Emevî’de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde, bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulemâ bulunan cemaate karşı benim misalim, medreseye giden bir çocuğun misalidir ki, o sabî çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arz eder. Tâ doğru ders almış mı, almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet, biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte, ben de aldığım dersimin bir kısmını, sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum:
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı ictimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki, ecnebîler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber; bizi maddî cihette kurun-u vustâda (orta çağda) durduran ve tevkif eden, altı tâne hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
Birincisi: Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın (doğruluğun) hayat-ı ictimaiye-i siyasiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adâvete muhabbet (Düşmanlığa sevgi).
Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sarî (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden istibdat (baskı).
Altıncısı: Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yukarıda sayılan altı dehşetli hastalığı teşhis ettiği gibi, Kur’ân eczahanesinden aldığı ilâçlarla tedavi yollarını da göstermiştir. Bu uzun hutbededeki pek çok güzel ve vecîz cümleleri temsilen bazıları şöyledir:
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin (İslâm ahlakının) ve hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) kemalâtını (fazilet ve mükemmelliklerini) ef’alimizle (yaşantımızla) izhar etsek (göstersek), sair (diğer) dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler (girecekler).”
“Biz Kur’an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana (delile, kanıta) tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (fertleri) gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye (aklî delillere) istinad eden (dayanan) ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren (sağlamca yerleştirme) Kur’an hükmedecek.”
“Bizim muradımız medeniyetin mehasini (güzellikleri) ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri (haramlara dalma) mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar.”
“Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî (genel barış) dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.”
“Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi (insanların toplum hayatını) temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden (yerle bir eden) düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.”
“Kimin himmeti (çabası) yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini (kendi cinsini) mülahazaya (ciddi düşünmeye) mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.”
“Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır (İstişâre meclisi). Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır.”
“Yaşasın sıdk (doğruluk)! Ölsün yeis (ümitsizlik)! Muhabbet devam etsin!. Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab (azarlama ve kınama) ve nefret, heva ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda’ya tâbi olanlar üstüne olsun.”[3]
Üstad’ın yüz sene önce okuduğu bu hutbesi, Hutbe-i Şamiye ismiyle kitab haline getirildi ve Şam’da bir hafta içinde iki kez tab edildi. Bediüzzaman Hazretleri’nin Şam’dan İstanbul’a dönüşünden kısa bir süre sonra, iki kez de İstanbul’da Ebuzziya Matbaası’nda basıldı. Daha sonra 1922 yılında Evkaf-ı İslâmiye Matbaasın’da tekrar basılmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri, kıyamete kadar bütün Müslümanlara rehber olabilecek olan bu hutbeyi, te’lifinden kırk beş sene sonra, Türkçeye tercüme edip neşretmiştir. Üstad, talebelerine yazdığı bir mektubda bu hutbenin lüzumuna dair şöyle der:
“Şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezahürleri (görünmeleri) Âlem-i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327’ye (1911) bedel, 1371’de (1955) ve Cami-i Emevî yerine Âlem-i İslâm camiinde üç yüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatli ve taze bir ders-i ictimaî ve İslâmîdir (toplumsal ve İslâmî bir derstir), diye tercümesini neşretmek münasip görürseniz neşredersiniz.”[4]
Bediüzzaman Hazretleri Şam halkının ısrarlarına rağmen, Şam’da fazla kalmaz. 1910 senesinin baharında ayrıldığı İstanbul’a 1911 yılının baharında dönmek üzere Şam’dan ayrılır. Önce Beyrut’a, oradan da deniz yoluyla İstanbul’a ulaşır.
[1]. O muazzam cemaat içinde, sonraki senelerde Bediüzzaman Hazretleri’yle tanışıp hem talebesi hem de kâtibi olacak olan “Şamlı Hafız Tevfik” de vardı. Kendisine “Şamlı” denilmesi, babasının memuriyeti sebebiyle yirmi yıl Şam’da kalmasından dolayıdır.
[2]. Tarihçe-i Hayat, s. 89
[3]. Osmanlıca Mektubat, s. 438
[4]. Osmanlıca Mektubat, s. 432
